DENEMELER: Dün, Bugün, Yarın

İZMİR PLANLARI   

    “İzmir’in kuruluşundan itibaren her döneme ait tarihi yapıların bulunduğu, çeşitli dinlere ev sahipliği yapan Kemeraltı bölgesi yeni cazibe merkezi haline gelecek. Ancak böylesine büyük çaplı projeler belediyelerin kıt imkanlarıyla gerçekleşemeyeceği için 2005 yılında tarihi yapıların tapu sahiplerini de ortaklığa alabilecek şirketlerin kurulmasına ve tarihi bölgelerin canlandırılmasına olanak tanındı. Kemeraltı bölgesinin de Yenileme Alanı ilan edilmesi halinde pek çok şirket belediye ve hükümet yük olmadan tarihi yapıların gün ışığına çıkarılmasını sağlayacak, karşılığında da otel, restoran ya da dükkan olacak bu binaların işletmesini elde edecek. Bakanlar Kurulu bu konudaki kararı alınca önümüzdeki dönem tarihi yapıları, nostaljik sokaklarıyla yepyeni bir İzmir oluşacak. Sadece Kemeraltı Çarşısı değil, Kadifekale’ye kadar uzanan geniş bir alan nostaljik bir merkez haline gelecek.” diye belirtilmiş Nihal Aşkın’ın Yeni Asır’daki   21 Eylül 2007 tarihli haberinde. Bu raporun gerçekleşmesi için Bakanlar Kurulu’nun onay vermesi gerekmekte.
    İzmir’in tarihinin yazıldığı bu önemli yerler üzerine hazırlanmış, sunulmuş, temelinin atılması için bütçesine onay verilmesi beklenen bu rapor ile ilgili haberi okuduğumda çok sevindim. İzmir için böylesi projelerin hayata geçmesi için yeterince gecikmedik mi? Üstelik bu projeye verilecek olan bütçe fazlasıyla geri dönüşüm sağlayacak, hem İzmir’e hem de ülke ekonomisine katkıda bulunacaktır.
    Antik çağından günümüze birçok kültürün  katmanları üzerine kurulan İzmir’in üzerindeki tozların kaldırılarak, geçmişinin gelecekle buluşturulması, çağdaş vizyonuyla daha çok yerli ve yabancı turistle kucaklaşması güzel olmaz mı?
    Konutları, yolları, alanları, mahalle ve semtleri, yeşil alanlarıyla İzmirli’yi kucaklayan bu şehrin yanmamış, eskinin restore edilebileceği, yenide de çağdaş tasarımlara yer verilebilecek kıyıda köşede kalmış kumaşlarını güveden korumuş naftalinli çok yeri var yerin altında ya da bakılıp da görülemeyen birçok yerinde.
    Hani bir kişide ya da bir işte kendine özgü nitelikleri olanlar yani özgün olanlar değerlidir, kişiliğiyle, ürettiğiyle altına imzasını atmasalar da fark edilmek bir kent için de çekim merkezi olması için çok önemlidir. Kentlerin hem enine hem de boyuna genişledikçe genişlediği bu zaman diliminde İzmir’in de özgün değerlerinin korunması ve bu değerlere yenilerinin eklenmesi gerekmektedir.
    İzmir dışına çıkmadan arkadaşınız, eşiniz ya da sevgilinizle veya ailenizle şöyle bir hafta sonunu geçirmişsinizdir; Saat Kulesi’nde buluşuyorsunuz. Çoksesli Kemeraltı’nda bir simit sarayına oturarak kahvaltı ediyor ve Kızlarağası’nda kahvelerinizi yudumluyor ve sevdiğiniz kişiye o günün anısı olmak üzere bir kitap, takı ya da aksesuar alıyorsunuz. Bir sinema salonunda film izliyorsunuz. İşte ardından lezzet ve kültür sokaklarında bir mola veriyorsunuz. Ama bu kadarla yetinmeyip arkeolojik buluntuların yer aldığı Agora’dan geçiyor, restore edilmiş eski İzmir evlerinden gözlerinizi alamayarak Kadifekale’ye uzanıyor gün ışığına çıkarılan antik tiyatroda bir oyun izliyorsunuz.

KALDIRIMLAR

    Hayatın her alanında değişim tabi ki kaçınılmaz, ama yaşadığımız kentler ne kadar çabuk değişiyor. Yaşadığımız kentlerde değişimin en çok yaşandığı yerler özellikle ana caddelerde kaldırımlar (!) O taşların döşendiği kaldırımlar kim bilir kaç kere değişti. Kimi zaman altyapı çalışmaları için kimi zamanda neden değiştiğini siz söyleyin. Oysaki gelişmiş ülke kentlerinde modern yerleşim birimleri oluşurken eski yerleşim birimlerinde hâlâ 1800’lü yıllardan kalma kaldırım taşlarının yaşadığı söylenir. Evet şaşırmayın, kaldırım taşları da tıpkı insanlar gibi yaşar. Ama ben yaşadığım semtlerde kaldırım taşlarının yolcu edildiği çok cenazeler gördüm. Üzerinden geçen insanların tarihine tanık olması engellenerek ölüme mahkum edilmiş kaldırım taşları… Hele günümüzde çevremiz yüzleri arabalar tarafından maskelenmiş kaldırım taşlarıyla çevrili. Belki onlar da memnundurlar bu maskelerden ciltleri sürekli bozulduğundan.
    İzmir’de örneğin Hatay caddesinde arabalar yüzünden kaldırımlarda yürümek gittikçe zorlaşmakta. Halbuki kaldırımlar, caddelerin iki yanında , yayalara özgü yollar değil midir? Yakında kuşlar gibi kanatlarımızın olmasını mı isteyecekler acaba? Hani uçalım da kaldırımları işgal etmeyelim, arabalar rahat park etsin diye. Neyse ki bazı apartman müteahhitlerinin  gözlerini o kadar para bürümemiş de duyarlı davranıp arabalar için park yeri yapmışlar. Yeni yerleşim birimlerinde park yeri artık düşünülüp yapılıyor. Geçen yıl bir komşumuz her akşam işinden eve geldiğinde hep park yeri sorunu yaşadığı için körfez manzaralı evini terk edip başka bir semte yerleşti.
    Ya o arnavutkaldırımları… Gelişigüzel döşenmiş irili ufaklı taşlardan yapılırdı ama bir estetiği, kalıcılığı vardı. Bazı zamanlarda o estetik aranıyor olsa gerek, yazı tura atılıyor; bir arnavutkaldırımı, bir asfalt yol diye (!)
    Şöyle bir hayalim var; sadece binaların egemen olduğu semtlerde, hani bir daha değiştirilecek ya kaldırımlar, hani nasıl olsa kazılacak ya yollar, özellikle ara sokaklara en azından 5 metre aralıklarla bir ağaç dikilse, gelecek kuşakların ciğerleri ve gözleri şenlense… Bir de o kaldırımlardaki ağaçların altına mahallelinin oturacağı çiğdem çitlenen (ama yerler kirletilmeden) renk renk kanepeler konulsa. Hatta İstanbul’daki gibi şairlerin, İzmirli şairlerin şiirlerinin döşendiği kanepeler… Kaldırımların yaşadığı eski mahalleler sadece televizyon dizilerinde yaşamasa…
    Yazımızı Necip Fazıl Kısakürek’ün ‘Kaldırımlar’ şiirinden bir dörtlükle bitirelim:
“Kaldırımlar çilekeş yalnızların annesi;
 Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
 Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
 Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”

 EĞİTİM-ÖĞRETİM

    Hani insanın hayatında ahretliğim diyeceği sayısı az ama değeri çok olan arkadaşları vardır. İşte benim de lisede aynı sıraları paylaşarak dostluğumun oluştuğu bir kız arkadaşım var ahretliğim diyebileceğim.  Arkadaşımın geçen aylarda yanağı dikkat çekecek bir şekilde şişmiş. Sorununun dişinden kaynaklandığını düşünerek bir diş doktoruna gitmiş. Doktor muayene etmiş, bakmış iltihabi hiçbir durum yok, bir sorun da yok. Ve şöyle demiş: “Sanırım bizim, kimselere anlatamadığımız, içimize attığımız bazı sorunlarımız var” Bu cümleyi söyler söylemez arkadaşım başlamış ağlamaya. Aylardır akıtamadığım  tüm gözyaşlarımı akıttım dedi bana çünkü hakikaten oldukça sıkıntılı bir dönem geçirmişti. Ve doktor kendisine okuması için Louise Hay’in yazdığı Nil Gün’ün dilimize çevirdiği “Düşünce Gücüyle Tedavi” adlı kitabı önermiş. Arkadaşım, kitabı okuduktan sonra yaşamındaki sorunlara daha akılcı ve pozitif bakmaya başladığını söyledi bana. Kitap, fiziksel ya da psikolojik birçok sorunumuzun temelinde hayata bakış açımızın ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Şimdi bütün bunları niye anlatıyorum. Arkadaşımın önerisiyle ben de bu kitabı aldım ve bugünkü yazımın konusu olan eğitim ile ilgili olarak kitabın 55. sayfasında bakın neler diyor yazar:
    “Okullarda öğretilen ilk konunun ‘Düşünceleriniz Nasıl Çalışıyor’ olmasını çok isterdim.
    Çocukların savaş tarihlerini ezberlemelerinin önemini hiç anlamış değilim. Düşünce enerjisinin ziyanı gibi geliyor bana. Bunların yerine, onlara şu tür önemli konuları öğretebiliriz: Zihin nasıl çalışır? Mali durumla nasıl baş edilir? Ekonomik güvence için nasıl yatırım yapılır? Nasıl anne baba olunur? Sağlıklı ilişkiler nasıl yaratılır? Özgüven ve özdeğer nasıl kazanılır ve korunur vb.
    Bugün öğretilen derslerin yanı sıra bu konuların da öğretildiği okullarda yetişen bir kuşak yetişkinin yarattığı dünyayı düşünebiliyor musunuz?
    Kendilerine saygı ve sevgi duymayı bilen mutlu insanların dünyasına sahip olacaktık. Ekonomik sistemi, bilinçli yatırımlarla geliştiren ve kendileri de parasal açıdan rahat yaşayan insanların dünyasına sahip olacaktık. Bu kuşak herkesle iyi ilişkiler kurabilecek ve anne baba rolünü rahatlıkla üstlenebilecekti. Böylece kendilerine sevgi ve saygı duyan bir kuşak çocuk yetiştirebilecekti. Tüm bunlarla birlikte, her insan bireyselliğini koruyarak, kendi yaratıcılığını ifade ediyor olacaktı.”
    17 Eylül 2007 Pazartesi günü, geleceklerini biçimlendirecek olan hayatlarının en verimli saatlerini okulda geçirmek üzere  çocuklar ve gençler yeni eğitim-öğretim yılına girdiler. Sözümüz öğrenci olan çocuklarımıza, okula gidemeyenler ya da çalışmak zorunda kalanlar ayrı bir yazı konusu.
    Eğitimciler öğrencileri türlü yönlerden işleyerek geliştirmeye, yetiştirmeye, bilgilendirmeye çalışacaklar. O tazecik beyinler işlenirken değişime uğrayacak, toplumun normlarına uygun bir hale getirilmeye çalışılacak. Boyları uzarken düşünceleri genişleyecek, ileri doğru gitmek için adım atacaklar, hızlanacaklar hatta koşacaklar. Tabi yerinde sayıp geri geri gidenleri de unutmayalım.
     Zihinlerine kaydedilmek istenen düşüncelerin oluşturduğu bilgiler çoğalacak, çoğalacak, çoğalacak… Ve bir gün öğrencilere “hoşça kalın!” denilecek. İşte esas eğitim ve öğrenim o zaman başlayacak. Ve burada başarılı olmanın göstergesi yüksek notlar olmayacak. Neler olacağını sizler  söyleyin, ama çocuklarınıza. En azından biraz ipucu verin bağırmadan, bastırmadan, ilgiyle ve sevgiyle. Tabi ki sözümüz bu konuda duyarlı ebeveyn ve eğitimcilere değil.

TARAFSIZ OLMAK

    Nasıl bir şeydir taraf tutmak? Kimilerine göre hoş, kimilerine göre boş, kimilerine göre karlı, kimilerine göre bağımlı…
    Peki tarafsız bir bölgede olmayı seçiyorsanız nasıl algılanırsınız? Yalnız, farklı, güçlü ya da zavallı… Belki de taraf tutanlar sizi karşı tarafın adamı olarak algılar. O karşı taraf da öbür tarafın(!) Anlayacağınız zordur tarafsız olmak.
    Halbuki bir tarafta olmayı seçseniz ne kadar rahat edersiniz. Dostunuz da düşmanız da bellidir. İnsanlar nasıl davranacağınızı önceden kestirir. Anlayacağınız hem kendinizi hem de karşı tarafı rahat ettirirsiniz. Ama taraf olmaya aykırı bir yapınız varsa zordur işiniz. Sevilmeyebilir, istenmeyebilirsiniz. Öyle demeyin, sevilmemek ve istenmemek hiç de kolay değildir.  Hâlâ yaşama gücünü içinizde hissedebiliyorsanız kendiniz gibi düşünenler sayesindedir.
    Sizin gibi tarafsız olmayı seçenler vardır bu dünyada. Fakat sanki az mıdırlar? Oysaki tarafsız olanlar bütün renkleri kucaklar, yeni renklere kapılarını açarlar. Önyargılara kapılmaz, insanları kendi akıllarıyla tanırlar.
    Siz yine de bana bakmayın. Belki de tarafsız olmak da bir tarafta yer almaktır. Ama inanın zor bir tarafta.

DOSTLUK

    Doğduğunuz, yaşadığınız kentin adımlarınızı ezberlediği kaldırımlarından geçerken neler hissedersiniz? Hayat gailesi içinde kaldırımları görmezsiniz bile. O kaldırımlardan bir akşam vakti, iş çıkışı dostunuzla geçiyorsanız içinizin yenilendiğini, günün yorgunluğunu atıp hafiflediğinizi hissedersiniz.
     Dostunuzla deniz kenarında içtiğiniz çay her zaman içtiğiniz çaydan daha lezzetli gelir.
     Dostunuzla birlikteyken güneşi batmamasını, günün doğmamasını, zamanın durmasını istersiniz. Doyamazsınız dostunuza.
     En gizli sırlarınızı dostunuzla paylaşır, onun en gizli sırlarını kafanızın içinde bir kutuya kilitler, anahtarını kimseye vermezsiniz.
     En pis çamurlar da atılsa dostluğunuza temizlenir çünkü dostluk bir çocuğun doğup büyümesi gibidir.
     Günlerce, aylarca, yıllarca yüzünü görmeseniz, sesini duymasanız da dostunuzu hep yanınızda hissedersiniz. Ve tekrar bir araya geldiğinizde sanki dün ayrılmış gibisinizdir.
     Dikkat edin, dostların kalplerini genelde hep başkaları kırar. Siz dostunuzun, dostunuz da sizin kırılan kalbiyle acı duyar, yaşadığınız acının kendi kalbinizden kaynaklandığını sanırsınız.
     Dostunuzu her koşulda affedersiniz. Yeni dostluklar edinerek dostluğunuzu yüceltirsiniz.

MUTLULUK BU OLMALI DEDİM…

    Sonsuzluğa uzanan bir kumsalda renklerin aşkla kenetlenişini, güneş batarken izleyen o çıplak bebeği, arabanın içinde hızla geçerken bir uçurumun üzerinden gördüm. Nasıl bir hafiflik sardı benliğimi… Mutluluk bu olmalı dedim…
    Sevdiğim erkeğin arabasına binmiş, lastiklerini kontrol etmek için durduğunda, o ve ben yalnızca iki kişiydik sonunda. Mutluluk bu olmalı dedim… Ama seven yalnızca ben olunca ona sadece el sallamakla yetindim.
    “Hoşça kal” diyerek arkamı dönüp gittim. “Ve perde” dedi beni seven erkek, ardından siyah bir kalabalığın içinde yitip gitti. Mutluluk bu olmalı dedim… Sonunda anlamıştı sevgimi ona bağışlayamayacağımı.
    Hatalarımı, yanlışlarımı fark edip tekrarlamamayı başardığımda, mutluluk bu olmalı dedim…
    Hiç ummadığım bir zamanda en dost bildiğim kişi dikenini batırıp kanattığında, günlerce kendime gelemedim. Mutluluk bu olmalı dedim onu affedip bağışladığımda…
    Gazetelerin eleman ilanlarına bakarak ya da bir dostumun aracılığıyla bulduğum işlerde çalışıp paramı kazandığımda, mutluluk bu olmalı dedim…
    Yazdığım bir yazı okurlara ulaşıyorsa, okumakla kalmayıp yazılarım hakkında yazı da yazıyorlarsa, mutluluk bu olmalı dedim…
    Birbirinin benzeri kutu kutu binaların arasından kısa süreliğine de olsa gidip rengarenk ağaçlar, bitkiler, yemyeşil çimler beni kucakladığında ama bir de yanımda yakınlarım, arkadaşlarım, dostlarım varsa, mutluluk bu olmalı dedim…
    Denizin maviliğine, yeni yerler görmenin büyüsüne kapıldığımda, mutluluk bu olmalı dedim…
    Kendimi ya da başkalarını, bir hayatın yansımasını, sorgusunu izlediğim bir filmden, oyundan, konserden ya da sergiden çıktığımda, mutluluk bu olmalı dedim…
    Bir bebeği kucakladığımda, onunla konuştuğumda, onu dinlediğimde, onunla oynadığımda, onunla büyüdüğümde, mutluluk bu olmalı dedim…
    Daha anne olmasam da yaşlandıkça anne ve baba olmanın bilincine vardığımda, sorumluluklarını anladığımda, mutluluk bu olmalı dedim…
    Kardeşlerim olduğu için mutluluk bu olmalı dedim…
    Ülkemin birçok şehrinden insanlarla aynı ülkü uğrunda buluşup gaziyi ziyaret ettiğimizde, mutluluk bu olmalı dedim…
    En çıkışsız anımda, yanımda yakınlarım, arkadaşlarım, dostlarım olduğunda ve en çıkışsız anlarında ben onların yanında olabildiğimde, mutluluk bu olmalı dedim…
    İşallah gelecekte “mutluluk bu olmalı” diyebileceğim çok şeyler olur hayatımda. Yeter ki mümkün olduğunca mutluluklarımız, başkalarının mutsuzlukları üzerine kurulmasın. Bu her zaman mümkün mü acaba? Çünkü birileri doğarken birileri ölüyor ve birileri mutlu olurken birileri de mutsuzluktan kıvranıyor.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.