Burası soğuk, hem de çok soğuk. Ve ben sıcak iklimleri merak ediyorum. Arkadaşlarla bitireceğimiz gemiyle gitmeyi ümit ediyorum. Ne kadar çok gemi yaptık şimdiye kadar… Ama hiçbirine binip yol alamadık, çünkü biz Québec’te sadece gemi yaptık. Yaptığımız yük ya da insan taşıyan gemilere el salladık. Yakında bize de el sallayacaklar.
Hudson Körfezi ’nde demirli gemimizin adı “Discovery”. Discovery, Hudson Körfezi’ne soyadı verilen Henry Hudson’un gemisinin adı. Henry Hudson, Kuzeybatı Geçidi’ni ararken Hudson Körfezi’ne gelmiş. Soyadı verildiğine göre belki de bir anlamda burayı keşfetmiş. Biz nereleri keşfedeceğiz? Yirmi birinci yüzyılda keşfedilmemiş daha doğrusu dokunulmamış yer kaldı mı? Kalmamış olsa bile biz yeryüzünün çoğunu kaplayan denizlerden karalara çıktığımızda bir tek şey keşfetmek istiyoruz, o da kendimiz. Gittiğimiz her iklimde bizler de değişeceğiz. Biz bu değişime hasretiz.
Hudson Körfezi’nin yüzeyi gibi donmuş bir haldeyim. Donmuş yüzeyim soğuk bir etki uyandırıyor ve bir cam gibi sanki içimi gösteriyor; katı ve ulaşılmaz benliğimi. Bu soğuk iklimin etkisi. Ama herkes benim gibi değil burada. Bakın arkadaşlarım ne kadar da neşeli. Onların kahkahalarıyla sakallı Grönland fokları deliklerinden çıkıyor ve yine deliklerine gizleniyorlar. Ben ve arkadaşlarım da onlar gibi çok gizlendik yaptığımız gemilere. O gemilerle hep gitmeyi planladık ama her seferinde vazgeçtik. Kendimize, daha iyi bir gemiyle gitmeliyiz dedik. Daha sonraki zamanlarda gizlenmemizin gereksiz olduğunu fark ettik. Bizler gemi yapmayı biliyorduk ve kendi gemimizi yapabiliriz dedik. Sonunda gemimizi bitirerek Hudson Körfezi’ne demirledik.
Hepimizin çocukluğu pek fazla insanın olmadığı Hudson Körfezi’nin çevresinde geçti. Bizimle birlikte sanki martılar, geyikler, foklar da aynı şeyi düşledi. Bir gemimizin olmasını ve ona binip sıcak iklimlere yol almayı. Sadece soğuktan dolayı çekmiyordu sıcak iklimler bizi. Başka bir nedeni vardı. Sıcak iklimlere gidenler bir daha geri dönmüyorlardı. Neden dönmüyorlardı? Hep bunu düşündük. Ama biz aramızda sözleştik, gideceğiz ve döneceğiz.
Arkadaşlarım ve ben kıyı şeridine dökülen düzensiz ırmaklarla beslenen bataklıklar gibiyiz. Günün her saatinde uyuyabilir ya da uyanabiliriz. Düzenimizi sağlayan tek şey gemi yapmak. Bataklığa girip çıkamayan bir canlı gibi bizde gemi yapmanın ve burada yaşamanın dışında bir şeyle var olamadık. Ama bu bizi pek de rahatsız etmedi. Ne de olsa yaptığımız gemiler bataklığa saplanmıyor, özgürlüğe yelken açıyordu. Gittikleri her yere bizden bir parça da götürmüyor muydu gemilerimiz? Arkadaşlarımdan birisi “hayır” dedi. Götürmüyorlar. O gemileri biz yaptık fakat başkaları kullanıyor. Oysaki fena kazanmıyoruz bu gemi yapım işinden. Bu kazanç bizi mutlu da ediyor en önemlisi yetiyor. Bir şeylerle yetinirken yeni şeyleri keşfetmek çok mu gerekli? Evet gerekli. Keşfetmek hele de sıcak iklimleri. Alışık olmadığımız doğal bir sıcaklığı…
Çok az kaldı gitmemize. O kadar yakın ki! Artık işin sonuna geldik, değil mi arkadaşlar? Efendim? Bu gemiden daha iyisini yapabilir miyiz? Eksiksiz, kusursuz, dört dörtlük bir gemi. Ama zaten bu yaptığımız gemi de öyle değil mi? Yeterice değil mi? Peki. O zaman Québec’e dönüp bu gemiyi de satalım ve gitmemizi erteleyerek daha iyisini yapalım.
ERTELEME
22 07 2007Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Körfez Hikayeleri, Kısaltılmış Öyküler
KİBRİT KUTUSU
22 07 2007Elimdeki kibrit kutusu koleksiyonumun yeni parçası. Koleksiyonuma her parça eklediğimde nedense mutlu oluyorum. Sanki koleksiyonumda çoğalan kibrit kutuları değil de, arkadaşlarım, dostlarım. Oysaki bu kibrit kutularını ben resmediyorum. Bu yüzden bu birikimim bir koleksiyon mudur bilemiyorum. Koleksiyonlar toplanır değil mi? Bense toplamayıp yapıyorum.
Yıllardır bir kibrit fabrikasında çalışıyorum ve yıllardır resim yapıyorum. Resimde yetenekli olup olmadığımı bilmiyorum. Ben sadece boş vakitlerimde resim yapmaktan mutlu oluyorum. Fabrikamızın müdürü, çenesi düşük arkadaşlarımdan bu ilgimi kısa zamanda öğrendi ve beni kibrit kutularını resmetmekle de görevlendirdi.
Kibrit kutularına yapacağım her resmi ilkönce Aden Körfezi’nin sularında görüyorum. Evet şaşırmayın, Aden Körfezi’nin sularından sadece balıklar ya da yakıt ikmali yapan gemiler geçmez. Benim hayallerim de geçer tıpkı bir film şeridi gibi. Belki de Aden Körfezi’nin derinliğindeki zenginliktir benim hayallerimi besleyen.
Körfezin suları yükselince dalgalarla yer değiştiren planktonlar gibi ben de kibrit kutusundaki son resmi değiştiririm. Peki neyi mi resmederim? İlk yaptığım resim Aden Limanıydı. Belki de o limandaki gemilere binip gitmeyi çok istediğimdendir. Ama nedense resimlerimde hiçbir gemiye yer vermedim. Boş bir limanla yetindim. Belki de gemisiz bir liman resmi, yaşadığım yerin tutsağı olduğumun göstergesi…
Başka bir resmimde, kapısına gidip özlemle öğrencilerine baktığım Aden Üniversitesi’ni çizdim. Evet, üniversiteye gitmeyi çok istedim. Halbuki üniversiteden önce gidilmesi gereken okullara bile gidemedim. Ama ben en çok Aden Üniversitesi’ne gitmeyi istedim, orada resim eğitimi görmeyi… Acaba Aden Üniversitesi’nde resim üzerine eğitim veren bir bölüm var mı ki? Bilmiyorum. Gidemeyeceğim için bilmek de istemiyorum.
Diğer bir resmimde körfezde gördüğüm bir deniz kaplumbağasını çizdim. Onlarla ortak bir yanım var sanki. Ortak yanımız ayaklarımız. Nasıl denizkaplumbağalarının ayakları karadakilerden farklıysa, benim de ayaklarım karada yürümeyi tercih eden arkadaşlarımdan farklı. Anlayacağınız benim de ayaklarım denizkaplumbağaları gibi düz hatta dümdüz, yani düztaban.
Çocukluğumdan beri hayranlıkla izlediğim denizkaplumbağaları beni o kadar etkilemiş olacak ki, kirada oturduğum evleri de hep düzayak seçtim. Adeta sırtımda taşıyacakmışım gibi küçük ve merdivensiz evler… Resim yapmak için satın aldığım boyalara harcadığım paralarla neredeyse ev sahibi olabilirdim ama olmamayı tercih ettim. Evimi sırtımda taşıyarak hayal dünyamda yüzmeyi yeğledim. Boş zamanlarımın tümünde Aden Körfezi’nde dolaşıp resim yaptığımdan, tıpkı denizkaplumbağaları gibi başımı evimin içine pek çekemedim.
Körfezde görüp de çizdiğim sadece denizkaplumbağaları değildi tabi. Çünkü Aden Körfezi’nde sardalye’den kerevite çeşit çeşit balık gezinir. Onların gezintileri benim düşüncelerime yerleşir ve kibrit kutularındaki resimlere dönüşür. Geçenlerde bir de baktım, bir sürü kibrit kutusu biriktirmişim. Ve bu kadar çok kibrit kutusu biriktirdiğime göre çok da resim üretmişim. Neredeyse farkına varmadan kibrit kutularıyla bir ömür geçirmişim. Ne bir eş ne bir çocuk… Hiç mi özlemedim bunları? Belki de özledim de öksüz büyüdüğümden istemedim. Ama resim yapmayı hep istedim, çerçevesi kibrit kutusu olması şartıyla.
Öldükten sonra cansız bedenimin yakılıp küllerimin kibrit taneleri gibi bir kibrit kutusu içine konulmasını vasiyet ettim. Ve küllerimin yer aldığı bu kibrit kutusunun Aden Körfezi’ne bırakılmasını, oradan farklı dünyalara yol almasını.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Körfez Hikayeleri, Kısaltılmış Öyküler
RÜYA
22 07 2007Bu koca dünyada bir süreliğine de olsa tek başınıza kalıp hayatınızı gözden geçirmek istemez misiniz hiç? Peki hayatınız içinde bir idealiniz olup olmadığını düşündünüz mü? Ama idealiniz sizin mi yoksa başkalarının mı … Benim, evet benim bir idealim var.
Barabati stadyumunda bir futbol maçını izlediğim o gün futbolcu olmaya karar verdim. Evet ben bir futbolcu olmalıyım. Olmasına olmalıyım da bunu babama nasıl söylerim?
Babam, Katak’ın baklagil yetişen en büyük tarlasına sahip. Ve ben ona işinde yardım ettiğim ilk günden beri bana söylediği tek şey var: “Bu tarlayı, hep senin yöneteceğin günü düşünerek bu hale getirdim.” Annemi kaybettiğimiz geçen yıldan beri bu cümleyi daha çok tekrarlıyor. Şimdi babama futbolcu olmak istediğimi nasıl söylerim? Bu düşüncelerle kaç saattir Bengal Körfezi’ne baktığımı ben de bilmiyorum. Düşüncelerimdeki yalnızlıktan bir turist kafilesinin gülüşmeleriyle sıyrılıyorum. Turistlerden birinin elinde Orissa’ya has palmiye yaprağı üzerine yapılmış bir resim var. Hemen o resmin içine girip kaybolmak geçiyor içimden ama bu ancak bir rüyada olabilir.
Eve doğru yola koyulacakken en yakın arkadaşım Rac’ın sesiyle irkildim. Bana doğru nefes nefese yaklaştı ve şöyle dedi: “Sakın gitme eve! Baban, futbolcu olmak istediğini öğrenmiş. Delirmiş gibiydi.”.
Her şey bitti benim için. Futbolcu olmak istediğimi benden öğrenecekti babam. Yine Bengal Körfezinin sularına dalmak geçiyor içimden. Ama ne zaman sakin ne zaman fırtınalı olacağı belli olmayan körfez sularında gördüğüm de babam. Sanki kaçacağım bütün yollar kapalı. Her şeyin düzelmesi için bir mucize olmalı.
Hiç planlamadığım bir anda duydu babam futbolcu olacağımı. Bütün duyularımı kaybetmiş gibiyim ve onun nereden geleceğini bilemiyorum. Sanki pimi çekilmiş bir bomba atmışlar yanı başıma. Yine de hissetmeye çalışıyorum. Evet evet hissediyorum; kurşun gibi bulutlarla kaplanıyor bedenim. Sıcaklık artıyor, gitgide dayanılmaz bir hal alıyor. Babam, karşımda durmuş, şimşekler çakarak bana bakıyor. Ve öfkesini bir anda boşaltıyor saatlerce, günlerce… Bu öfke bitmek bilmiyor! Yeterrrrr! Birisi yardım etsin banaaaaa! Yeter! Yeter! Yeter…
“Kendine gel!” diyen Rac’ın sesiyle gözlerimi açtım. Meğersem bayılmışım. Bayılmakla kalmayıp bu kısa sürede rüya da görmüşüm. Aniden gelen babamın öfkesi değil muson rüzgarımıymış. “İyi misin?” diye soruyordu yağmurdan ıslanmadık yeri kalmayan Rac. Ben iyiydim ama ya babam? Bu kıyamete rağmen gitmeliyim tarlaya! Koşarak, uçarak gerekirse ışınlanarak! Hayır…. Olamaz… Olamaz! Tarla nerde? Babamın ideali nerede? Hiçbir şey yok yerinde. Yok, yok yok! Babam? Babam! Asıl o nerede? Yoksa öldü mü?
Arkamda duruyordu. Yaşıyordu! İlk söylediğim şey şu oldu: “Futbolcu olmak istemiyorum baba! Sen yaşıyorsunuz ya!” İlk defa ağladığını gördüğüm babam, sarılarak şöyle dedi bana: “Yaşıyorsun ya. Bir idealin de var. Futbolcu olmalısın”.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Körfez Hikayeleri, Kısaltılmış Öyküler
SALLANAN KOLTUK
22 07 2007Çocuğumun bana dediği söz düşüncelerimden çıkmıyordu bir türlü: “Babacığım hani söz vermiştin bana sallanan koltuk yapacağına?” Halbuki biricik yavruma daha önemli bir şey yapmak istediğimden dolayı sallanan koltuk yapmayı ertelemiştim. Ama kızım haklı. Ona söz vermiştim fakat verdiğim sözü tutmayı beceremedim. Verilen sözlerin tutulmaması kızımın en sevmediği davranış. Ben bunu çok iyi bildiğim halde verdiğim sözü tutamadım ve bana “tutamayacağın sözleri verme baba” demesine göz yummak zorunda kaldım. En iyisi sözümü tutmayışımın nedenini anlatayım.
Çok kazançlı bir mobilya siparişi aldım. Kazanacağımla kızımı en güzel okula yazdıracaktım. Fakat bu da olmadı. Siparişi verenler iflas etti ve ben, kızımı en güzel okula, mobilya yapımında yetişeceği bu okula yazdırarak sürpriz de yapamadım.
Finlandiya Körfezi’ne saatlerdir bakıyorum. Sanki saatlerdir körfez sularınca da suçlanıyorum. Körfez suları donuk donuk duruyor karşımda. Anlayacağınız Baltık denizinin doğu kolu da uzanmıyor bana. Finlandiya Körfezi’nin sularının donmasının nedeni kış mevsimi mi yoksa ben miyim diye soruyorum kendime. Bir türlü cevabını bulamıyorum, çünkü biricik kızımın sesini arıyorum. Arıyorum ve duyamıyorum. Neden mi duyamıyorum? Ayrı olduğum annesine gitti. Birden gelse, arkamdan dolasa kısacık kollarını. Hayır, hayır! Üzülmek kızımı yakınlaştırmayacak bana. Gidip malzeme bulup ona bir sallanan koltuk yapmalıyım.
Bütün paramı, aldığım son siparişin malzemesine harcadım. O kadar emindim ki kazanacağım paradan. A evet evet. Yaptığım mobilyaları satarsam malzeme param da olur. Peki bu mobilyaları kim alır? Hiç kimse. Bu mobilyaları özel bir bina için yaptım, alan olacağını sanmıyorum. Ve günlerdir çalışıyorum. Kendimde dükkan dükkan dolaşacak gücü bulamıyorum. Bir kıpırtı olsa içimde ama nerdeeee… Finlandiya Körfezi gibi buz tutmuş benliğim. Bir kıpırtı olamaz içimde diye tekrarlarken körfezin bir yerindeki buz tabakası yarıldı ve körfez suları yüzüme çarptı. İşte o anda fark ettim ki kızım annesiyle birlikte yanımdaydı.
Ona, verdiğim sözü neden tutamadığımı anlattım, ardından da tekrar özür diledim. “Üzülme babacığım” dedi bana ve devam etti: “Beni okul yerine sen yetiştirirsin, böylece ben sana bir sallanan koltuk yaparım baba”.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Körfez Hikayeleri, Kısaltılmış Öyküler
TAKİP
22 07 2007 Siz hiç gece bekçisinin harmandalı düdük konçertosu eşliğinde Kadifekale’nin dehlizlerinde koştunuz mu? Ve koşarken takip edildiğinizi düşündünüz mü? Ama, kimin veya neyin tarafından takip edilmek… Ben, evet ben bunu yaşadım.
Geçen gece, saat on iki sonrası uyanmalarımda uyanıklığın etkisiyle yatak odam, mutfak ve tuvalet arasında yoğun bir trafik yaşadım. Ve sonunda dört tarafı açık havayla çevrili bir sokakta buldum kendimi. O da ne? Karşımda Saat Kulesi… Karşımda evet karşımda! Bana bakıyor. Ben ona baktığımda saatin on ikiyi beş geçe durduğunu görüyorum. Saat bir türlü on ikiyi altı geçmiyor! Ve gariptir, Konak Merkezi’ndeki banklarda kimse uyumuyor. Çöp tenekelerinde taze kumru ve dalından yeni koparılmış sultani üzüm artıkları var! Uyanıklığın etkisindendir diyerek gülüp geçiyorum. Bir çocuk kahkahasıyla irkilip Halil Rıfat Paşa caddesiyle kesişen varyantın tepesinde buluyorum kendimi. Ne zaman çıktım o varyantı diye düşünmeme kalmadan bir kaplumbağanın hızla kolumu çektiğini fark ediyorum. Zorla beni evine sokmak istiyor. Kaplumbağadan ani bir hamleyle kurtulup karanlığa açılan sokaklara doğru koşuyorum.
Ayağımda bir ıslaklık… Islaklık yerini karaya vuran bir dalgaya bırakıyor. Uzaktan meltem rüzgarı sesleniyor. Ses gittikçe büyüyor ve denizden esen imbat ilkönce yüzüme değerek tüm varlığımı serinletiyor. İzmir körfezinden geçtiğimi böylelikle fark ediyorum. Ama takip ediliyorum. Ne bir ayak sesi, ne bir sesleniş, bense takip edildiğime eminim. Arkama dönüp bakıyorum, hiçbir şey göremiyorum. Kimdir, nedir beni takip eden? Tekrar arkama dönüp baktığımda düz saçlı bir kadın görüyorum. Beni takip eden bu kadın mı? Onu tanıyor olabilir miyim? Yüzü de ne kadar yabancı…Bana doğru geliyor ve kıvırcık saçlarımı çekiyor. Saçlarım kopacak sanki. Elinden kurtulup kaçıyorum. Koşuyorum Kordonboyunca. Sessizliği fark edince derin bir nefes alıyorum. Kendime tam gelmişken küçük adımlarla yaklaşan birisi. Dönüp bakmak istemiyorum ama ne çare, kafamı döndürmüşüm bile. Küçük bir çocuk. Yüzünü görünce donup kalıyorum; bu benim çocukluğum… Benimle saklambaç oynamak istiyor. “Hayır” diyorum fakat çocukluğuma yenilerek “bir şartla” koşulunu öne sürüyorum, “sen ebe olacaksın”. “Tamam” diyerek saymaya başlıyor. Fırsattan istifade ara sokaklara kaçıyorum.
Takip ediliyorum. Evet hâlâ takip ediliyorum! Her yandan karşıma çıkacakmış gibi büyük bir şey beni takip eden. Koşuyorum, koşuyorum ve koşmaktan bitap düşüyorum. Yürüyorum, yürüyorum ve yürümekten de yoruluyorum. Çaresiz emekliyorum emekliyorum, saatlerce emekliyorum. Karşımda bir levha. Üzerinde “İzmir İl Sınırı” yazılı. Ayaklarım yerden kesilecekmiş gibi hafif bir beden! Bu rahatlık neden? Rahatlığın nedenini o zaman anlıyorum çünkü; beni takip edeni fark ediyorum. Beni takip eden bu şehir. Sürekli yaşadığım kent İzmir. Beni her zaman kucaklayan ve seven İzmir.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Körfez Hikayeleri, Kısaltılmış Öyküler