Merhaba Jean,
Sana bu mektubu doğduğun şehirden yazıyorum. Bu mektubu yazdığım sıralarda sen de benim doğduğum şehirde geziniyorsundur herhalde.
Sen ırmağının iki yakasına kurulmuş bu şehirde ilk olarak kulağımda akordeon ezgileriyle, demir sihirbazının o meşhur kulesi Eiffel’i ziyaret ettim ve yanımda niye Jean yok dedim.
Beni genelde yaz yağmurunun selamladığı Paris’te, güneşli havalarda da, görünüşleri ve duruşlarıyla resmedilecek kurşuni yapılarla karşılaştım. Bu karşılaşmalarımda karşıma Fransa Cumhurbaşkanı’nın konutu Elysée ya da Ulusal Meclis’in yer aldığı Bourbon Sarayı çıktığında siyasetin, on ikinci yüzyıla uzanan sivri mimarisiyle Notre-Dame Katedrali’nin büyüklüğü altında dinin, dünyanın en değerli resim koleksiyonlarının yer aldığı Louvre Müzesi’ni gezdiğimde de sanatın çehresine tanık oldum. Ama bir şey vardı ki, cam piramitler nasıl Louvre Müzesi’nin avlusunda ahenk içinde yer almışsa, eski ve yeni Paris de aynı uyumlu birlikteliğe imza atmış. Bu imzada değişik uluslardan birçok kişi kısa bir sürede olsa yürüyor hatta temelli yerleşiyor. Anlayacağın senin doğduğun kente ben de yerleşmeyi düşündüm Jean.
İnsanlar gibi yolların da buluştuğu böylesi bir kentte, milletlerin de birleşerek eğitim, kültür ve bilim alanında işbirliğiyle barış adına kurdukları örgüt olan UNESCO’nun merkezinin yer alması anlamlı. Bu binanın önüne geldiğimde düşündüm; bütün ülkeler birbirlerine köstek olmak yerine destek olduklarında yaşadığımız dünyada açlık, ırkçılık, eğitimsizlik, savaş kalır mı diye? Ve görüyorum ki en güzel birliktelikler sanatta, sporda, her kültürün kendine has yapısında ve bilimde yaşanıyor. Jean, bizim gibi iki ayrı ülkenin insanını birleştiren de bilim değil mi?
Bana tavsiye ettiklerin arasında yer alan barok üsluptaki Invalides’i de gezdim. XIV. Louis’nin emriyle sakat emekli askerlerin ve yaşlıların barınması için yapılan Invalides’in, bugün de felçli hastalar için bir bakım merkezi olması neredeyse aynı amaca hizmet ettiğini gösteriyor. Birbiriyle bağlantılı ne kadar yapı var burada… İçinde Saint-Louis-des Invalides kilisesi var. Ve bu kilisede bir zamanlar Fransa İmparatoru olan, siyasal ve askeri alanda yaptıklarıyla Avrupa tarihinin en ünlü kişiliklerinden Napoléon ve onun kardeşleri ile Fransız mareşalleri yatıyor. Invalides’te Napoléon’un eşyalarının sergilendiği Ordu Müzesi’ni de gezdim.
Farklı havasıyla kaldırımların adeta severek kucak açtığı cafe’leri anlata anlata bitirmezdin bana. Benim ülkemde de aynı cafe’lerin şubeleri açılınca espriyle artık Paris’e gitmeye ne gerek var derdin. Ama Saint-Germain-des-Prés Kilisesi’nin çevresindeki cafe’leri görünce, buranın havasının başka olduğuna karar verdim. 19. yüzyıldan beri yazarların, yayıncıların, sanatçıların buluşma yeri olan bu cafe’lerde ben de, hayatın neresinde olduğumu düşündüm. Kendi beğenilerimi bir daha gözden geçirerek, sevdiğim şeylere daha fazla yönelmeyi, kendimi aşmayı, yarını düşünmeden hatta günümü gün ederek geçirmeyi istedim. Ama tabi ki, bir süre sonra dayanamayarak böylesi bir isteği ancak tatillerde gerçekleştireceğime karar verdim.
Köprüler, saraylar, anıtlar, meydanlarla dolu Paris’i bir sayfada nasıl özetledin diyeceksin? Bu kısa zamanda tarihin izlerini de silmeden özellikle mimaride yaşatan, kültürel ve sanatsal anlamda böylesine zengin bir kenti ayrıntılara takılmadan ve belki de bazen özüne ihanet ederek kısaca turladım. Tabi bunda senin bana önceden verdiğin bilgilerin katkısı da fazla. Ama bir şey ilgimi fazlasıyla çekti Paris’te, o da aşağıdaki paragrafta.
Hani şu günün her saatinde insanları toplayan, buluşturan, çoğu zaman tarihin yazıldığı mekanlar olan, açıklığı, düzlüğü ve genişliğiyle birçok kişiyi ferahlatan meydanlar var ya, ne kadar çokmuş Paris’te! Dauphiné, Bastille, Vosges, Vendôme, Charles de Gaulle ve Sen ırmağının kıyısında, Paris’in iki önemli ekseninin kesiştiği Concorde Meydanı… Paris, ismini saymadığım daha birçok meydanı barındırıyor içinde. Yani tek bir meydan yok Paris’lileri buluşturan. Meydan demek iletişim demek. İletişim demek, kişilerin, toplulukların yani toplumun kendi içinde düşüncelerinin, duygularının, inançlarının alışverişi demek. Ve meydanlarda bu alışveriş daha bir hareketli oluyor. Jean, işte ben bu yüzden Paris’in meydanlarına vuruldum. 14 Temmuz / Esengül
MEYDANLARINA VURULDUM
22 07 2007Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Başkent Öyküleri, Kısaltılmış Öyküler
KA“ŞARKI” BU“DANS” Kİ”BECERİ”
22 07 2007Merhaba Zhu,
Tokyo’ya ayak basar basmaz ailen beni Narita havaalanında karşıladı. Bana o kadar samimi davrandılar ki, sanki uzun yıllardır tanıyordum aileni. Ve hemen düşünmeden edemedim, konukseverlik konusunda ne kadar da benziyor birbirine Japon ve Türk halkı. Ailen daha çok kent merkezindeki dairelerinde kalmalarına rağmen, geleneksel iki katlı ahşap evinize gittik ilk gecemde. Hiç yanılmadılar, gerçekten çok hoşuma gitti burada kalmak. Bana hemen ulusal giysiniz olan kimono hediye ettiler. Uzun kollu, uzun etekli, düğmesiz kimonomu hemen giydim. Çok yakıştığını söylediler.
Ertesi gün, babanı işyerinin olduğu Marunouçi’ye, anneni de çalıştığı üniversitenin yer aldığı Kanda’ya bıraktıktan sonra abin ile birlikte Ueno parkındaki Tokyo Ulusal Müzesi’ne gittik. Müzedeki yapıtlar beni çok etkiledi çünkü; Japon kültürünün yanı sıra birçok Asya ülkesinin yapıtları da sergileniyor. Ueno parkı ne kadar çok müzeyi içinde barındırıyor… Ulusal Bilim Müzesi, Batı Sanatı Ulusal Müzesi ve tabi veteriner olan beni ayrıca etkileyen Hayvanat bahçesi…
Zhu, hatırlıyorum da sen Türkiye’de bir park gördün mü hemen içine girer, saatlerce çıkmak istemezdin. Temiz havayı içine çeker, dallarına bakıp yapraklarına dokunduğun ağaçlarla konuşurdun. Tokyo’daki parkları görünce bu sevginin nedenini anladım. Dünyanın en çok parkı Tokyo’da olmalı.
Kentin merkezindeki geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı’nı görünce düşünmeden edemedim; birçok ulus ve ülkenin başında bulunan imparatorluğun yerini günümüzde neler aldı diye. Sence bu sorunun bir cevabı mı var, yoksa daha fazla mı Zhu?
Öğleye doğru abinın resmi bir işi olduğundan İmparatorluk Sarayı’nın güneyindeki Kasumigaseki’ye gittik. Ardından öğle yemeğinde suşi yedik. Hani şu ara ülkemde de en çok bilinen Japon yemeği. Ben yemekten önce suşinin bir gösteri tarzındaki yapılışını da izledim ve çok beğendim. Sirke katılan haşlanmış pirinç sebze, yumurta, çiğ deniz ürünleriyle süsleniyor. Abinin tavsiyesi üzerine ben çiğ deniz ürünleriyle yapılan suşiyi yanında zencefil kökü turşusuyla yedim ve çok beğendim.
O akşam abinin arkadaşı Soho’nun Meici döneminden kalma taş evinde konakladık. Taş ev ve yapıldığı dönem ilgimi çektiğinden Meici’nin kim olduğunu sordum. Japonya’nın çağdaşlaşmasından önemli bir yere sahip Japon İmparatoru olan Meici aynı zamanda bir şairmiş. Abinin arkadaşı, Meici üzerine konuşmuşken yarın Tokyo’daki tapınakların en önemlisi olan Meici Tapınağı’nı gezin dedi. Biz de dediğini yaptık ve ertesi gün ulusal bir anıt olarak kabul edilen ve Japonya’nın başlıca ibadet merkezi olan Meici Tapınağı’na gittik. Tokyo’da bulunan tapınakların mimari yapıları birbirinden farklı. Özellikle Tokyo’nun kuzeyinde yer alanlar.
Alışveriş yapmak üzere Gina semtine yöneldik. Ama etrafta gördüğüm her şeyi incelemekten bir şey almaya fırsat bulamadım. Ya da almak istediğim çok şey olduğundan ve hepsini birden de alamayacağımdan seçim yapamadım desem daha doğru olur. Abin seçim yapmama yardımcı oldu. Aldıklarımı görünce bakalım ne diyeceksin?
Gelenek ve görenek, dil, teknoloji, felsefe, bilim, sanat yani hepsini kapsayan kültür ve Japon kültürünün merkezi Tokyo. Dışarıdan gelen bir kişi için çok etkileyici. Farklı bir şey var yine de Japonya’nın başkenti Tokyo’da. Bu öyle bir farklılık ki tüm Japonya’nın temsili olsa gerek. İnsanı ama en önemlisi insanının doğası farklı, çarpıcı. Ve bu farklılık mimariden, sanata, felsefeden bilime kültürün her alanına yansımış. Öyle bir yansıma ki, kendi insanı başta olmak üzere başka ülkelerden gelen kişilere sevgiyle saygının çağrısıyla görünen ama aynı zamanda yaşanan bir şölene dönüşmüş gibi. Bu şölende yer aldığım için çok mutlu oldum Zhu. Bunu sen sağladın. Sana çok teşekkür ederim.
Kuşaktan kuşağa geçen düşünceleriniz, alışkanlıklarınız, inançlarınız günümüzde de özellikle genç kuşaklar tarafından öyle güzel benimsenmiş ki…Bunda çağın gereklerini yerine getirmeniz, geçmişi çağdaş uygarlık düzeyine taşımanızdaki başarınızdan kaynaklanıyor olsa gerek.
Ama Tokyo’da en çok hoşuma giden Geleneksel Kabuki tiyatronuz oldu. Yaşamın birçok alanını olduğu gibi yansıtan gerçekçiliği ve insanı ilk görüşte büyüleyen biçimciliğiyle, duyguların heyecanla seyirciye aktarıldığı Kabuki tiyatrosundan çıktığımda bile beynimin içinde gösteri devam ediyordu. Hele de abin Kabuki’nin bir kelime olarak içinde üç anlamı barındırdığını söyleyince daha da renklendim. Ka “şarkı”, bu “dans”, ki de “beceri” anlamına geliyormuş. Kabuki, birçok tiyatrodan farklı olarak şarkıyı, dansı ve beceriyi seyirciyle buluşturuyor hatta seyirciyi de katıyor. Ama bir şey fark ettim ki, şarkı, dans ve beceri sadece Kabuki’yi anlatmıyor, Japon insanını anlatıyor. Çünkü hayatın her alanında hayatın nefes alışını yansıtan bir şarkı, dans ve beceri var olmakta. Bana göre Tokyo’nun gizi de burada saklanmakta. Şimdilik benden bu kadar Zhu. Görüşmek üzere.
Murat.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Başkent Öyküleri, Kısaltılmış Öyküler
GEÇMİŞİM
22 07 2007Merhaba Aleksandr,
Biliyorum, sen Akdeniz’in ılıman ikliminde ceketsiz geziyorsundur ama ben de Varşova’nın serin iklimine kısa zamanda alıştım. Görülecek ve yaşanacak o kadar çok şey varken iklim insanı etkilemiyor. Sen yine de bana bakma, itiraf etmeliyim ki biraz üşüdüm. Ama çok sevdiğim Chopin’in piyano konçertolarını dinlerken yüreğim öylesine ısındı ki, içim içime sığmadı ve sanki Vistül Irmağı benim için iki yakaya ayrıldı, Varşova ovasıysa çevrelediği bu kentte beni de kucakladı.
Dediğin gibi banliyö trenleri ve tramvaylarla Varşova’nın gitmek istediğim her yerine ulaştım. Üniversiteler, sanat galerileri, konser salonları, müzeler… İnsanın başını döndürüyor! Varşova, Polonya’nın sadece başkenti olmasının yanı sıra eğitim, kültür, sanat merkezi. Aslında bu durum birçok ülkenin başkenti için geçerli gibi. E baş olmak kolay olmasa gerek değil mi?
Bireyin çoğala çoğala yaşadığı ortamda yaşam da soy da sürüp gidiyor, kimi zamanda bitiyor. Bu yaşamın ve soyun sürüp gitmesi için o ortak yasalara hele bir uyma… Uyumsuz bir kişi olarak dışlanırsın toplumda. Tabi dışlanmadan böylesine yaşamayı becerenleri tebrik etmek gerekli. Nasıl başarırlar bunu? Herhalde yarattıkları ya da keşfettiklerini, insanlarla paylaştıktan ve ölümsüzlük kitabına imza attıktan sonra. Varşova’da sergilerini dolaştığım sanatçılar nedense bu fikirleri getirdi aklıma.
Aleksandr hatırlıyor musun bir gün birbirimize, keşke dünyanın her yerinde aynı dil konuşulsaydı demiştik. Ama o zaman insanlar düşüncelerini, duygularını aktardıkları tek bir dille anlaşsaydı kültürler nasıl oluşacaktı? Sonra ikimiz de dünyada ortak bir dil olduğunu hatırlamıştık; o da sanatın diliydi.
Doğayla verdikleri savaş sonucunda üretip bölüşen ve tüketen insanlar, kendilerini yeniden yeniden ortaya koyarlar. Evet, kendilerini ve değerlerini… Sonra da isteklerinin, ilgilerinin, özlemlerinin aynı olduğu insanlarla çevrili olduklarını fark ederler. Fark etmeleriyle de bir ortaklıkta buluşurlar. Gerektiğinde bu ortaklık için kanlarını döküp savaşırlar… Bu savaşlarda savunmak ve saldırmak için kullanılan silahlarsa, sadece yıkımlara yol açar. İşte yıkıla yıkıla inşa edildi insanlık tarihinde kentler… Evet Aleksandr, gittiğim her başkentte olduğu gibi Varşova sokaklarını dolaşırken de toplumları, ulusları yani tarihi oluşturanları düşünmeden yapamıyorum. Herhalde bunda tarihi Markt Meydanı’nda olmamın etkisi de var.
Tarih sadece Markt Meydanı’nda değil tabi ki. Özellikle değişik dönemlerin mimarisinde kendini gösteriyor. Uca doğru incelip bir yayın oku gibi saplanmayı bekleyen sivriliğin temsili gotik mimarisiyle Sw. Jan Katedrali ortaçağın karanlık tarihine götürürken, karşı reform döneminden kalma çok sayıdaki kilise de zengin biçimi, şişkin figürleri ve aşırı süslemeleriyle Barok dönemde gezdirdi beni.
Arkadaşın Roman bana ısrarla, buraya gelmişken bütün doğu Avrupa’yı gezsene dedi. Neden bu kadar ısrarcısın diye sorduğumda, Varşova öyle bir kent ki, buradan tüm doğu Avrupa’ya rahatlıkla ulaşabilirsin; ne de olsa doğu Avrupa’nın başlıca kara, demir ve hava taşımacılığının merkezindesin diye ekledi. Roman’ı çok sevdim ama onun tatlı ısrarı karşısında beni değil zamansızlığı suçla dedim.
Aslında düşündüm de, zamansızlığın yanı sıra sürekli çalışma hayatının merkezinde olmak da ürkütmüştü beni. Daha çok paraya olan gereksinimim yüzünden yöneticiliğe kadar yükseldim. Bu bir başarı gibi gözüküyor ama aslında hiç de kolay değil. Ben, başkalarının çalışmalarından para kazanan bir görevdeyim yani yöneticiyim. Ve farklı karakterlere sahip insanları ortak bir çalışma temposunda buluşturup akılcı bir şekilde yönetmek, üretmelerini sağlamak oldukça zor. Neyse ki beni seviyorlar ve bu sevgiyle de gücümü yitirmememi sağlıyorlar. İş hayatının yanı sıra özel hayatımda da babasız büyüttüğüm çocuklarımın gözünde orta yerde yani tam merkezde yer almak nasıl da yormuş beni. Bu yüzden belki sana garip gelecek Aleksandr, hatta nereden nereye diyeceksin biliyorum ama bunu da sana yazmadan edemeyeceğim, tüm bu nedenlerden ötürü, arkadaşın Roman’ın Varşova için “merkez” kelimesini kullanması işte bende tüm bunları çağrıştırdı. Tabi Roman’ın bunda hiçbir suçu yok.
Ochota semtindeki ana havaalanına giderken Varşova’nın karlarla kaplı bembeyaz görüntüsüne uzun uzun baktım. Varşova üzerine düşünmek için zamanı iyi hazırlamıştım. Uçağın kalkmasına daha vardı. Halbuki elimden geldiğince keyifle gezdiğim Varşova yerine hayatım üzerine düşündüğümü fark ettim. O zaman anladım ki, nereye gidersem gideyim beni izleyen bir şey var, o da bu yaşamda yol almamı sağlayan geçmişim.
1 Şubat / Gülümser
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Başkent Öyküleri, Kısaltılmış Öyküler
BUZLU MASAL
21 07 2007Merhaba Matti,
İzmir’e dönmeden merak edersin diye, kültür şenliğinden dolayı geldiğimiz Helsinki’ye dair izlenimlerimi sana aktarayım dedim. Umarım sen de kısa süren Karadeniz gezinden keyif almış ve ülken Finlandiya’nın yeşilliğini anımsamışsındır.
Başkent Helsinki’de havaalanına iner inmez bizim orkestrayı, şenlik komitesi karşıladı. Öğleden sonra yapılacak olan Sibelius keman yarışması’na gitmek üzere otobüslerimize bindik. Otobüse binerken bir an buz kadın olacağımı düşündüm. Havanın kaç derece olduğunu sorduğumda bana -5,3°C dediler. Kışın az görüldüğü İzmir’den sonra Helsinki’nin havası gerçek soğuğu bana tanıttı.
Sen hep derdin bana Matti: ‘‘bizim en büyük müzikçimiz Jean Sibelius” diye. Evet haklısın, bence onun büyüklüğünün en önemli nedeni, eserlerinde Fin ulusal müziğinden yola çıkması ve kendi müziğinizi bütün dünyaya tanıtması. Meğersem Sibelius’la ortak bir yönelişimiz de olmuş. Yanlış anlama, ben onun gibi büyük bir besteci değilim, bir kemancıyım. Ortak yönelişimiz nedir dersen, ikimiz de başladığımız hukuk eğitimini yarıda bırakıp müziğe yöneldik. Ama her şeyden öte bir besteci için en onurlu şey, yaşadığı ülkenin ulusal marşını yazması olmalı, tıpkı Jean Sibelius gibi…
Sibelius keman yarışması’nın jürisi çok zorlandı, çünkü yarışmacıların hepsi birbirinden iyiydi. Kendime iyi ki bu yarışmanın jürisinde değilim dedim. Yine de jüride olmayıp konuk olarak böylesi bir yarışmayı izlemek gerçekten çok güzeldi. Ardından Jean Sibelius Müzik Akademisi’ndeki panele konuşmacı olarak katıldık. Kendi adıma söylüyorum, ben şimdiye kadar böyle bir panel görmemiştim. Dünya çapında ün yapmış kemancıların konuşmacı olduğu bu panelde ben de vardım. Konuşmacı olarak panele katılan ünlü kemancılardan daha fazla, geleceğin müzisyenleri konuştular hem de kemanlarıyla… Evet zaman zaman soru ve konuşmalarına açıklık getiremeyeceğini düşünerek kemanlarının da yardımını aldılar. Hepimiz onları hayranlıkla izledik.
Bilirsin denizi ne kadar çok severim ve özellikle de körfezleri. Ama ilk defa buz tutmuş bir körfezle karşılaştım. Daha önce tanık olmadığım böyle bir görüntü karşısında adeta büyülendim. Limanlarınızınsa doğallığından kaynaklanan bir kusursuzluğu var. Zaman zaman donmuş bir körfezin limanı da olsalar bir dantel gibi işlenmişler sanki yarımadada…
Önünden geçtiğimiz Helsinki Stadyumu tıklım tıklım doluydu. Ne maçı var diye sorduğumda aldığım cevap beni bir kez daha şaşırttı; Finlandiya-Türkiye dostluk maçı oynanmaktaydı.
Fin asıllı ABD’li mimar Eliel Saarinen’in projesi Helsinki tren istasyonu, bizim orkestrayı çok etkiledi. Hatta bir arkadaşımız “keşke konseri burada yapabilseydik” dedi. Evet hiç de fena bir fikir değildi konseri burada yapmak ve istasyondan kalkacak ilk trene binip uzun bir Avrupa yolculuğuna çıkmak, her istasyonda verdiğimiz konserlerle insanları kucaklamak… Ne güzel olurdu değil mi? Ben de bir yere not aldım, istasyonda konser verme fikrini. Tabi ki konserimizi tren istasyonunda değil, mimarınız Alvar Aalto’nun yaptığı konser salonunda verdik. Özellikle müziğimizden verdiğimiz örneklere seyircinin tepkisi çok iyiydi.
İnsanın içini ısıtan buzlu bir masal gibi geçen günlerimizi aktardığım mektubumu burada bitiyorum. Kara Avrupa’sı başkentlerinin en kuzeyinden aldığım ve sana anlatamadığım birbirinden güzel renklerle yakında görüşeceğiz Matti. Ezgi
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Başkent Öyküleri, Kısaltılmış Öyküler
HOŞÇA KAL ANKARA!
21 07 2007Merhaba Egemen,
Sana bu mektubu küçük bir sahil kasabasından yazıyorum. Haber vermeden buralara geldiğim için özür dilerim. Eğer sana söyleseydim buralara gelmeme izin vermezdin. Arkadaşlığımız çok gerilere dayandığından ne olur beni mazur gör.
Hatırlar mısın, Siyasal Bilgiler’de okurken hafta sonları Çankaya’ya gidelim bir yerlerde oturalım derdin. Ben seni kırmamak için “evet” der bir arkadaşa rastladık mı da bir bahaneyle kaçar giderdim. Kalenin eteklerinden tepeye çıkar, zamanı geriye sarar, Hitit askerlerinin ayak seslerini dinlerdim. Çoğu zamanda Rasattepe’deki anıtında yatan Mustafa Kemal’i düşünürdüm. Türk halkıyla kazandığı bağımsızlık savaşının üzerine inşa ettiği ülkemin her tarafını dolaşmak isterdim. Ne de olsa doğduğum kasabadan başka hiçbir yer görmemiştim. Kuzeydeki dağları selamlar ve o dağların ardına gitmeyi arzulardım. Sonra bir batıya bir de doğuya bakardım. Ne güzel! derdim kendime, Ankara, Asya ve Avrupa’nın ortasında. Ama çok sevdiğim Ankara’dan bile hep gitmek isterdim. Sonunda yüreğimin sesini dinleyerek hiçbir yerde sürekli kalmamaya karar verdim.
Nasıl ki Ankara, Atatürk Bulvarı ile Ulus’tan Çankaya’ya kadar bölünmüş, benim hayatım da milletvekilliğiyle gezgin olmak arasında bölündü. Biliyorum, seni yarı yolda bıraktığımı düşünüyorsun. Daha üniversite yıllarında belirlemiştik bu ideali. Hatırlar mısın ne demiştin bana: “Senin plan yapma yeteneğinle benim yaptırım gücümü birleştirdik mi kapalı kapıların ardında olmak çocuk işi!” İtiraf etmeliyim ki, o kapıların ardında olmak hep zor geldi bana.
Uzun ve karışık işlerin adamı değilim ben. Çalışma hayatına girdiğimden beri, çevrem hep esnek olmayan bir anlayışla çalışan insanlarla doldu. Bu doluluk tanıdıklarla hep arttı. Herkes tanıdık olunca tanınmayanlar da gitgide uzaklaştı. Ve onların yetkisini taşımak benim için zorlaştı. Her şeyin yukarıdan belirlendiği bir ortamda bürodan büroya geçti yaşamım. Çevremdeki düşünceler hep belli bir noktadaydı ve sadece noktanın üzerinde kalıyorlardı. Çok uğraştım o noktaları soru işaretine dönüştürmeye ya da virgül olarak değiştirmeye. Ama oradan başaramayacağımı anladım. Belli bir süre için de olsa kimsenin egemenliğinin sorumluluğunu alamayacağım çünkü; bağımsız değilim. Ama sen bunu başarabilir, faydalı olabilirsin.
Meğersem en çok çalışan organım kulaklarımmış. Bir gün aynaya baktığımda gördüm ki, boyları Midas’ın kulaklarını aşmış geçmiş. Sırf o yüzden bir gün Polatlı’nın Yassıhöyük köyü yakınındaki eski başkent Gordion’a gittim ve onun mezarını ziyaret ettim. Ve aslında duymam gerekenleri duymadığımı fark ettim.
Biliyor musun şimdiden özledim Ankara tavasını. Kaldığım pansiyonun sahibi emekli bir Ankaralı. Yarın sabah size yaparım dedi ve ardından gülerek ekledi: “Nasıl olsa et de pirinç de var bu kasabada”.
Şimdi orada her şey beyaza boyandı değil mi? Buradaysa güneşin sıcaklığında her şey daha bir mavi. Bu mavilik hayatımda ne büyük bir özlemmiş… Sonunda ona kavuştum, oradan yeşile geçtim, kokusunu içime çektim ama ne kadar azaldıklarını gördüm.
Ara sıra benim için Gençlik Parkı’na git. Melek’i orada tanıdım, aşık oldum, sevdim ve orada kaybettim. Oraya gittiğinde bizim anılarımızı ziyaret edeceksin ve çoğu zaman güleceksin onun hayallerde kalan şakalarına… Melek, arkadaşlarım arasında en çok seni severdi. Çok farklı olduğumuzu ama gerçekten dost olduğumuzu söylerdi.
Tasarladığım tüm projelerin ve hazırladığım tüm planların yer aldığı dosyaları paketleyerek, senin seyahatte olduğun şu zamanda, gitmeden önce karına teslim ettim. Faydalı olabilirsem ne mutlu! Küçük bir muhabir teybi aldım, bir de fotoğraf makinesi. Türkiye’nin her şehrinden, kasabasından, köyünden düşünceleri, hüzünleri, sevinçleri, yüzleri, istekleri ve istenmeyenleri göndereceğim sana. Benim her zaman dostumdun ve dostum olarak kalacaksın. Hoşça kal Egemen… Hoşça Kal Ankara!
13 Ekim / Özgür
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Başkent Öyküleri, Kısaltılmış Öyküler