MEYDANLARINA VURULDUM

22 07 2007

    Merhaba Jean,
    Sana bu mektubu doğduğun şehirden yazıyorum. Bu mektubu yazdığım sıralarda sen de benim doğduğum şehirde geziniyorsundur herhalde.
   Sen ırmağının iki yakasına kurulmuş bu şehirde ilk olarak kulağımda akordeon ezgileriyle, demir sihirbazının o meşhur kulesi Eiffel’i ziyaret ettim ve yanımda niye Jean yok dedim.
    Beni genelde yaz yağmurunun selamladığı Paris’te, güneşli havalarda da, görünüşleri ve duruşlarıyla resmedilecek kurşuni yapılarla karşılaştım. Bu karşılaşmalarımda karşıma Fransa Cumhurbaşkanı’nın konutu Elysée ya da Ulusal Meclis’in yer aldığı Bourbon Sarayı çıktığında siyasetin, on ikinci yüzyıla uzanan sivri mimarisiyle Notre-Dame Katedrali’nin büyüklüğü altında dinin, dünyanın en değerli resim koleksiyonlarının yer aldığı Louvre Müzesi’ni gezdiğimde de sanatın çehresine tanık oldum. Ama bir şey vardı ki, cam piramitler nasıl Louvre Müzesi’nin avlusunda ahenk içinde yer almışsa,  eski ve yeni Paris de aynı uyumlu birlikteliğe imza atmış. Bu imzada değişik uluslardan birçok kişi kısa bir sürede olsa yürüyor hatta temelli yerleşiyor. Anlayacağın senin doğduğun kente ben de yerleşmeyi düşündüm Jean.
    İnsanlar gibi yolların da buluştuğu böylesi bir kentte, milletlerin de birleşerek eğitim, kültür ve bilim alanında işbirliğiyle barış adına kurdukları örgüt olan UNESCO’nun merkezinin yer alması anlamlı. Bu binanın önüne geldiğimde düşündüm; bütün ülkeler birbirlerine köstek olmak yerine destek olduklarında yaşadığımız dünyada açlık, ırkçılık, eğitimsizlik, savaş kalır mı diye? Ve görüyorum ki en güzel birliktelikler  sanatta, sporda, her kültürün kendine has yapısında ve bilimde yaşanıyor. Jean, bizim gibi iki ayrı ülkenin insanını birleştiren de bilim değil mi?
   Bana tavsiye ettiklerin arasında yer alan barok üsluptaki Invalides’i de gezdim. XIV. Louis’nin emriyle sakat emekli askerlerin ve yaşlıların barınması için yapılan Invalides’in, bugün de felçli hastalar için bir bakım merkezi olması neredeyse aynı amaca hizmet ettiğini gösteriyor. Birbiriyle bağlantılı ne kadar yapı var burada… İçinde Saint-Louis-des Invalides kilisesi var. Ve bu kilisede bir zamanlar Fransa İmparatoru olan, siyasal ve askeri alanda yaptıklarıyla Avrupa tarihinin en ünlü kişiliklerinden Napoléon ve onun kardeşleri ile Fransız mareşalleri yatıyor. Invalides’te  Napoléon’un eşyalarının sergilendiği Ordu Müzesi’ni de gezdim.
   Farklı havasıyla kaldırımların adeta severek kucak açtığı cafe’leri anlata anlata bitirmezdin bana. Benim ülkemde de aynı cafe’lerin şubeleri açılınca espriyle artık Paris’e gitmeye ne gerek var derdin. Ama Saint-Germain-des-Prés Kilisesi’nin çevresindeki cafe’leri görünce, buranın havasının başka olduğuna karar verdim. 19. yüzyıldan beri yazarların, yayıncıların, sanatçıların buluşma yeri olan bu cafe’lerde ben de, hayatın neresinde olduğumu düşündüm. Kendi beğenilerimi bir daha gözden geçirerek, sevdiğim şeylere daha fazla yönelmeyi, kendimi aşmayı, yarını düşünmeden hatta günümü gün ederek geçirmeyi istedim. Ama tabi ki, bir süre sonra dayanamayarak böylesi bir isteği ancak tatillerde gerçekleştireceğime karar verdim.
   Köprüler, saraylar, anıtlar, meydanlarla dolu Paris’i bir sayfada nasıl özetledin diyeceksin? Bu kısa zamanda tarihin izlerini de silmeden özellikle mimaride yaşatan, kültürel ve sanatsal anlamda böylesine zengin bir kenti ayrıntılara takılmadan ve belki de bazen özüne ihanet ederek kısaca turladım. Tabi bunda senin bana önceden verdiğin bilgilerin katkısı da fazla. Ama bir şey ilgimi fazlasıyla çekti Paris’te, o da aşağıdaki paragrafta.
    Hani şu günün her saatinde  insanları toplayan,  buluşturan, çoğu zaman tarihin yazıldığı mekanlar olan, açıklığı, düzlüğü ve genişliğiyle birçok kişiyi ferahlatan meydanlar var ya, ne kadar çokmuş Paris’te!  Dauphiné, Bastille, Vosges, Vendôme, Charles de Gaulle ve Sen ırmağının kıyısında, Paris’in iki önemli ekseninin kesiştiği Concorde Meydanı… Paris, ismini saymadığım daha birçok meydanı barındırıyor içinde. Yani tek bir meydan yok Paris’lileri buluşturan. Meydan demek iletişim demek. İletişim demek, kişilerin, toplulukların yani toplumun kendi içinde düşüncelerinin, duygularının, inançlarının alışverişi demek. Ve meydanlarda bu alışveriş daha bir hareketli oluyor. Jean, işte ben bu yüzden Paris’in meydanlarına vuruldum.                                                                                                                                                                                            14 Temmuz / Esengül





KA“ŞARKI” BU“DANS” Kİ”BECERİ”

22 07 2007

Merhaba Zhu,
    Tokyo’ya ayak basar basmaz ailen beni Narita havaalanında karşıladı. Bana o kadar samimi davrandılar ki, sanki uzun yıllardır tanıyordum aileni. Ve hemen düşünmeden edemedim, konukseverlik konusunda ne kadar da benziyor birbirine Japon ve Türk halkı. Ailen daha çok kent merkezindeki dairelerinde kalmalarına rağmen, geleneksel iki katlı ahşap evinize gittik ilk gecemde. Hiç yanılmadılar, gerçekten çok hoşuma gitti burada kalmak. Bana hemen ulusal giysiniz olan kimono hediye ettiler. Uzun kollu, uzun etekli, düğmesiz kimonomu hemen giydim. Çok yakıştığını söylediler.
    Ertesi gün, babanı işyerinin olduğu Marunouçi’ye, anneni de çalıştığı üniversitenin yer aldığı Kanda’ya bıraktıktan sonra abin  ile birlikte Ueno parkındaki Tokyo Ulusal Müzesi’ne gittik. Müzedeki yapıtlar beni çok etkiledi çünkü; Japon kültürünün yanı sıra birçok Asya ülkesinin yapıtları da sergileniyor. Ueno parkı ne kadar çok müzeyi içinde barındırıyor… Ulusal Bilim Müzesi, Batı Sanatı Ulusal Müzesi ve tabi veteriner olan beni ayrıca etkileyen Hayvanat bahçesi…
    Zhu, hatırlıyorum da sen Türkiye’de bir park gördün mü hemen içine girer, saatlerce çıkmak istemezdin. Temiz havayı içine çeker, dallarına bakıp yapraklarına dokunduğun ağaçlarla konuşurdun. Tokyo’daki parkları görünce bu sevginin nedenini anladım. Dünyanın en çok parkı Tokyo’da olmalı.
    Kentin merkezindeki geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı’nı görünce düşünmeden edemedim; birçok ulus ve ülkenin başında bulunan imparatorluğun yerini günümüzde neler aldı diye. Sence bu sorunun bir cevabı mı var, yoksa daha fazla mı Zhu?
    Öğleye doğru abinın resmi bir işi olduğundan İmparatorluk Sarayı’nın güneyindeki Kasumigaseki’ye gittik. Ardından öğle yemeğinde suşi yedik. Hani şu ara ülkemde de en çok bilinen Japon yemeği. Ben yemekten önce suşinin bir gösteri tarzındaki  yapılışını da izledim ve çok beğendim. Sirke katılan haşlanmış pirinç sebze, yumurta, çiğ deniz ürünleriyle süsleniyor. Abinin tavsiyesi üzerine ben çiğ deniz ürünleriyle yapılan suşiyi yanında zencefil kökü turşusuyla yedim ve çok beğendim.
    O akşam abinin arkadaşı Soho’nun Meici döneminden kalma taş evinde konakladık. Taş ev ve yapıldığı dönem ilgimi çektiğinden Meici’nin kim olduğunu sordum. Japonya’nın çağdaşlaşmasından önemli bir yere sahip Japon İmparatoru olan Meici aynı zamanda bir şairmiş. Abinin arkadaşı, Meici üzerine konuşmuşken yarın Tokyo’daki tapınakların en önemlisi olan Meici Tapınağı’nı gezin dedi. Biz de dediğini yaptık ve ertesi gün ulusal bir anıt olarak kabul edilen ve Japonya’nın başlıca ibadet merkezi olan Meici Tapınağı’na gittik. Tokyo’da bulunan tapınakların mimari yapıları birbirinden farklı. Özellikle Tokyo’nun kuzeyinde yer alanlar.
    Alışveriş yapmak üzere Gina semtine yöneldik. Ama etrafta gördüğüm her şeyi incelemekten bir şey almaya fırsat bulamadım. Ya da almak istediğim çok şey olduğundan ve hepsini birden de alamayacağımdan seçim yapamadım desem daha doğru olur. Abin seçim yapmama yardımcı oldu. Aldıklarımı görünce bakalım ne diyeceksin?
    Gelenek ve görenek, dil, teknoloji, felsefe, bilim, sanat yani hepsini kapsayan kültür ve Japon kültürünün merkezi Tokyo. Dışarıdan gelen bir kişi için çok etkileyici. Farklı bir şey var yine de Japonya’nın başkenti Tokyo’da. Bu öyle bir farklılık ki tüm Japonya’nın temsili olsa gerek. İnsanı ama en önemlisi insanının doğası farklı, çarpıcı. Ve bu farklılık mimariden, sanata, felsefeden bilime kültürün her alanına yansımış. Öyle bir yansıma ki, kendi insanı başta olmak üzere başka ülkelerden gelen kişilere sevgiyle saygının çağrısıyla görünen ama aynı zamanda yaşanan bir şölene dönüşmüş gibi.  Bu şölende yer aldığım için çok mutlu oldum Zhu. Bunu sen sağladın. Sana çok teşekkür ederim.
    Kuşaktan kuşağa geçen düşünceleriniz, alışkanlıklarınız, inançlarınız günümüzde de özellikle genç kuşaklar tarafından öyle güzel benimsenmiş ki…Bunda çağın gereklerini yerine getirmeniz, geçmişi çağdaş uygarlık düzeyine taşımanızdaki başarınızdan kaynaklanıyor olsa gerek.
    Ama Tokyo’da en çok hoşuma giden Geleneksel Kabuki tiyatronuz oldu. Yaşamın birçok alanını olduğu gibi yansıtan gerçekçiliği ve insanı ilk görüşte büyüleyen biçimciliğiyle, duyguların heyecanla seyirciye aktarıldığı Kabuki tiyatrosundan çıktığımda bile beynimin içinde gösteri devam ediyordu. Hele de abin Kabuki’nin bir kelime olarak içinde üç anlamı barındırdığını söyleyince daha da renklendim. Ka   “şarkı”,  bu   “dans”,  ki  de  “beceri”  anlamına geliyormuş. Kabuki, birçok tiyatrodan farklı olarak şarkıyı, dansı ve beceriyi seyirciyle buluşturuyor hatta seyirciyi de katıyor. Ama bir şey fark ettim ki, şarkı, dans ve beceri sadece Kabuki’yi anlatmıyor, Japon insanını anlatıyor. Çünkü hayatın her alanında hayatın nefes alışını yansıtan bir şarkı, dans ve beceri var olmakta. Bana göre Tokyo’nun gizi de burada saklanmakta. Şimdilik benden bu kadar Zhu. Görüşmek üzere.

Murat.





BARIŞ

22 07 2007

Bizler kuşaklar boyunca Carpertaria Körfezi’nde karides avladık. Avladıklarımızla evlerimizi geçindirdik, çocuklarımızı büyüttük, öğrendik, geliştik ve hayatı çok sevdik. Bunca yıldır burada karides avlanıyor ama hiç bu kadar yorulduğumuzu hatırlamıyorum. Bu hafta Carpertaria Körfezi’nde her zamankinden fazla karides avladık. Neredeyse tüm Avustralya’ya yetecek kadar. Bu kadar da olur mu diyeceksiniz. Tabi ki hayır, o sözün gelişi. Bu, Noel Babayla bizim çocukların arasında gizli.
    Aralığın son günündeyiz, yılbaşını kutlayacağız. Noel Babayla çocuklarımız arasındaki gize gelince; çocuklarımız yeni yıl kutlamasında hindi değil karides yiyecekler. Hem de kimlerle biliyor musunuz? Dünyanın her ülkesinden çocuklarla. Çocukları, bizim çocuklarımız davet etti, bu onların fikriydi. Her ülkeden çocuklar geldiler, bizi çok mutlu ettiler çünkü; yılbaşını bizim çocuklarımızla kutlamayı seçtiler. Çocuklarımızsa kendilerini hiç bu denli keyifli hissetmediler.
    Çocuklarımız, bu kadar değişik ülkeden çocuğu nasıl mı bir araya getirdiler? Bunu bir yıl öncesinden geçen yılbaşında planladılar. O gün Noel Baba, çocuklarımıza hediyelerini verdiğinde hediyeleri almadılar. Ondan başka bir hediye istediklerini söylediler. Bir yıl boyunca gittiği her ülkede, o ülkeden bir kız bir de  erkek çocuğu, bu yılbaşı için kendi adalarına davet etmesini istediler. O da hemen kabul etti. Noel Babamız ne de olsa bir gezgindi. Gezmekle kalmayıp diğer arkadaşlarıyla da irtibat kurdu ve inanın her ülkedeki çocuklara, çocuklarımızın davetini iletti. Her ülkeden çocuklar, kendi aralarından iki kişiyi seçtiler ve onlar da bizim çocuklarımızın yanına geldiler.
    Carpertaria Körfezi’ne, sularını akıtan yirmi dolayında ırmak vardır. Çocukların gelmesiyle bu ırmakların sayısı sanki çoğaldı. Irmakların akan suyu gibi onlar da sevgilerini, mutluluklarını akıtıyorlar Carpertaria Körfezi’ne. Ve bizler biliyoruz ki; bu sevgi ve mutluluk Büyük Okyanustan Hint Okyanusuna, oralardan da dünyanın her yerindeki çocuklara ulaşacak. Ve barışı onlar sağlayacak. Sizce bunu nasıl anladık? Çocuklara “yeni yılda ne bekliyorsunuz?” diye sorduğumuzda hepsi birden anlaşmış gibi tek bir şey söyledi: “BARIŞ”.





BARIŞ

22 07 2007

Merhaba Neşe,
    Yeni yıla girdiğimiz ilk dakikalarda hemen kağıt, kalemi elime alarak sana mektup yazmaya başladım.    
    Yeni yıla Helga ve ailesiyle birlikte televizyon kulesinin döner restoranında girdik. Buradan tüm Berlin gözüküyor. Zaten Helga’lar da özellikle beni buraya getirdiler. Berlin’e çok kısa bir süreliğine geldiğim için her yerini uzaktan olsa bu sayede görmemi istediler.
    Bir gün öncesinde Berlin Filarmoni Orkestrasının Noel konserine gittik. Tek kelimeyle harikaydı. Burada dinlediğim konseri, klasik müziğin melodilerini hayatımda dinlediğim hiçbir müzikle karşılaştırmıyorum bile. Biliyorsun Helga’nın babası da Berlin Flarmoni Orkestrasında çalışıyor. Ve Berlin Flarmoni Orkestrası, Helga’nın babasının çabasıyla bana öyle bir sürpriz yaptı ki, hissettiğim duyguları sana kelimelerle anlatamam. Noel Konserini Nevit Kodallı’nın eserleriyle bitirdiler. Hem de orkestra şefi, Nevit Kodallı’nın eserlerini çalmadan önce yaptığı kısa konuşmada Noel Baba’nın Türkiye’de doğduğunu söyledi, Anadolu’da, Teke Yarımadasında, Kalkan’ın 15 km kadar batısındaki Patara’da. Daha sonra bana baktı, Noel Babanın doğduğu ülkeden Türkiye’den geldiğimi ekledi. Nevit Kodallı gibi bir bestekârımız olduğu için de beni tebrik etti. Ben hiç konuşamadım sadece alkışladım. Benim alkışlamamla birlikte bütün salon alkışladı. Hayatımda hiç böyle bir şey yaşamamıştım.
    Noel ağaçlarını ikimiz de severiz. Ama bu kadar çok Noel ağacını hiçbir yerde olamaz diye düşündüm. Neredeyse her evde, her sokakta Noel ağacı var. Sokaklarda gerçek çam ağaçları kökünden koparılmadan süslenmiş ve evlerde de yapma çam ağaçlarına yer verilmiş. Yani ağaçlar kesilmemiş. Her yer ışıl ışıl, tıpkı insanların yürekleri gibi.
    Hava sıcaklığı sıfırın altında ama çevremde gördüklerimle üşüdüğümü adeta unuttum. Burada taş apartmanlar var fakat her yer yemyeşil. Anlayacağın apartmanlar yeşillikleri ezmemiş, yeşillikler apartmanları gizlemiş. Kent merkezinin ortasından geçen Spree Irmağının, göllerin ve kanalların bunda katkısı büyükse de, bana göre doğaya verilen önemle böyle bir güzelliğe erişilmiş. Bu güzellik gelenekselle moderni birleştiren mimaride de hissettiriyor kendini.
    Şimdi başka mektuplarda görüşmek üzere bu mektubumu bitiriyorum çünkü; herkesin yeni yıl dilekleri soruluyor. Bizim dileğimizi söyleyeceğim Neşe. Hani seninle her yıl dilediğimiz dileğimizi. Yani tüm dünyada BARIŞI istediğimizi.
Görüşmek üzere! Sevgi
31 Aralık 2005





BARIŞ

22 07 2007

Ben bir pastacıyım. Müşterilerim pastalarımı beğenirler ama en çok yeni yılda yaptığım ‘ağaç pastası”nı. Bu yıl da Aralık ayının son haftasına girmemizle birlikte birçok ağaç pastası yaptım. Ve en güzelini karım için yapıyorum. Aslında birbirine benzeyen bu pastalarda, her ailenin çocuklarının isimlerini yazarım. İşte benim farklılığım. Yaş günleri dışında yeni yılda da pastada isimlerinin yazılması, çocukların çok hoşuna gidiyor ve beni de mutlu ediyor.
    Bizim de çocuğumuz olacak, hem de çok yakında. Bir aksilik olmazsa yeni yılın ikinci haftasında. Bu ilk çocuğumuz ve ben çok heyecanlıyım. Sekiz buçuk  ayı nasıl geçirebildiğimi anlayabilmiş değilim. Halbuki en zor olanı karım yaşıyor, bebeğimizi karnında taşıyor. Ama sanki o değil de bebeği ben taşıyorum.
    Karım, çocuğumuzun olacağını öğrendiği gün, kendisine çukulatalı bir pasta yapmamı istedi ve çok güzel bir haber vereceğini söyledi. Pastaların içinde en çok çukulatalı olanını sever. Zaten tanışmamız da çukulatalı pasta sayesinde oldu.
   Bir gün pastaneme geldi, çok dalgın ve üzgündü. O gün çok sevdiği bir yakınını kaybetmişti. Evdekilerin yemesi için bir şeyler alırken bayılacak gibi oldu. Onu sandalyeye oturttum, kolonya verdim.
Sonra da çukulatalı bir pasta yemek istemez misiniz? dedim. Çok şaşırdı ve “Nerden biliyorsunuz?” dedi. “Neyi?” diye sorduğumda, “Çukulatalı pastayı sevdiğimi” dedi.
    O günden sonra her hafta pastaneme gelip çukulatalı pasta yedi. Ve hiçbir yerde böylesine güzelini yemediğini söyledi. Bir süre sonra anladım ki, benim ondan hoşlandığım gibi o da benden hoşlanmıştı. Ailelerimizi tanıştırdık, nişanlandık ve evlendik. Şimdi de bir çocuğumuz olacak. Ve ben en güzel ağaç pastamı, biricik aşkım eşim ve bebeğimiz için yapıyorum. Sıra ismini yazmaya geldi. Ve ben ikimizin de bebeğimize vermek istediği ismi yazıyorum; BARIŞ.





ERTELEME

22 07 2007

Burası soğuk, hem de çok soğuk. Ve ben sıcak iklimleri merak ediyorum. Arkadaşlarla bitireceğimiz gemiyle gitmeyi ümit ediyorum. Ne kadar çok gemi yaptık şimdiye kadar… Ama hiçbirine binip yol alamadık, çünkü biz Québec’te  sadece gemi yaptık. Yaptığımız yük ya da insan taşıyan gemilere el salladık. Yakında bize de el sallayacaklar.
    Hudson Körfezi ’nde demirli gemimizin adı “Discovery”. Discovery, Hudson Körfezi’ne soyadı verilen Henry Hudson’un gemisinin adı. Henry Hudson, Kuzeybatı Geçidi’ni ararken  Hudson Körfezi’ne gelmiş. Soyadı verildiğine göre belki de bir anlamda burayı keşfetmiş. Biz nereleri keşfedeceğiz? Yirmi birinci yüzyılda keşfedilmemiş daha doğrusu dokunulmamış yer kaldı mı? Kalmamış olsa bile biz yeryüzünün çoğunu kaplayan denizlerden karalara çıktığımızda bir tek şey keşfetmek istiyoruz, o da kendimiz. Gittiğimiz her iklimde bizler de değişeceğiz. Biz bu değişime hasretiz.
    Hudson Körfezi’nin yüzeyi gibi donmuş bir haldeyim. Donmuş yüzeyim soğuk bir etki uyandırıyor ve bir cam gibi sanki içimi gösteriyor; katı ve ulaşılmaz benliğimi. Bu soğuk iklimin etkisi. Ama herkes benim gibi değil burada. Bakın arkadaşlarım ne kadar da neşeli. Onların kahkahalarıyla sakallı Grönland fokları deliklerinden çıkıyor ve yine deliklerine gizleniyorlar. Ben ve arkadaşlarım da onlar gibi çok gizlendik yaptığımız gemilere. O gemilerle hep gitmeyi planladık ama her seferinde vazgeçtik. Kendimize, daha iyi bir gemiyle gitmeliyiz dedik. Daha sonraki zamanlarda gizlenmemizin gereksiz olduğunu fark ettik. Bizler gemi yapmayı biliyorduk ve kendi gemimizi yapabiliriz dedik. Sonunda gemimizi bitirerek Hudson Körfezi’ne demirledik.
    Hepimizin çocukluğu pek fazla insanın olmadığı Hudson Körfezi’nin çevresinde geçti.  Bizimle birlikte sanki martılar, geyikler, foklar da aynı şeyi düşledi. Bir gemimizin olmasını ve ona binip sıcak iklimlere yol almayı. Sadece soğuktan dolayı çekmiyordu sıcak iklimler bizi. Başka bir nedeni vardı. Sıcak iklimlere gidenler bir daha geri dönmüyorlardı. Neden dönmüyorlardı? Hep bunu düşündük. Ama biz aramızda sözleştik, gideceğiz ve döneceğiz.
    Arkadaşlarım ve ben kıyı şeridine dökülen düzensiz ırmaklarla beslenen bataklıklar gibiyiz. Günün her saatinde uyuyabilir ya da uyanabiliriz. Düzenimizi sağlayan tek şey gemi yapmak. Bataklığa girip çıkamayan bir canlı gibi bizde gemi yapmanın ve burada yaşamanın dışında bir şeyle var olamadık. Ama bu bizi pek de rahatsız etmedi. Ne de olsa yaptığımız gemiler bataklığa saplanmıyor, özgürlüğe yelken açıyordu. Gittikleri her yere bizden bir parça da götürmüyor muydu gemilerimiz? Arkadaşlarımdan birisi “hayır” dedi. Götürmüyorlar. O gemileri biz yaptık fakat başkaları kullanıyor. Oysaki fena kazanmıyoruz bu gemi yapım işinden. Bu kazanç bizi mutlu da ediyor en önemlisi yetiyor. Bir şeylerle yetinirken yeni şeyleri keşfetmek çok mu gerekli? Evet gerekli. Keşfetmek hele de sıcak iklimleri.  Alışık olmadığımız doğal bir sıcaklığı…
    Çok az kaldı gitmemize. O kadar yakın ki! Artık işin sonuna geldik, değil mi arkadaşlar? Efendim? Bu gemiden daha iyisini yapabilir miyiz? Eksiksiz, kusursuz, dört dörtlük bir gemi. Ama zaten bu yaptığımız gemi de öyle değil mi? Yeterice değil mi? Peki. O zaman Québec’e dönüp bu gemiyi de satalım ve gitmemizi erteleyerek daha iyisini yapalım.





KİBRİT KUTUSU

22 07 2007

Elimdeki kibrit kutusu koleksiyonumun yeni parçası. Koleksiyonuma her parça eklediğimde nedense mutlu oluyorum. Sanki koleksiyonumda çoğalan kibrit kutuları değil de, arkadaşlarım, dostlarım. Oysaki bu kibrit kutularını ben resmediyorum. Bu yüzden bu birikimim bir koleksiyon mudur bilemiyorum. Koleksiyonlar toplanır değil mi? Bense toplamayıp yapıyorum.
    Yıllardır bir kibrit fabrikasında çalışıyorum ve yıllardır resim yapıyorum. Resimde yetenekli olup olmadığımı bilmiyorum. Ben sadece boş vakitlerimde resim yapmaktan mutlu oluyorum. Fabrikamızın müdürü, çenesi düşük arkadaşlarımdan bu ilgimi kısa zamanda öğrendi ve beni kibrit kutularını resmetmekle de görevlendirdi.
    Kibrit kutularına yapacağım her resmi ilkönce Aden Körfezi’nin sularında görüyorum. Evet şaşırmayın, Aden Körfezi’nin sularından sadece balıklar ya da yakıt ikmali yapan gemiler geçmez. Benim hayallerim de geçer tıpkı bir film şeridi gibi. Belki de Aden Körfezi’nin derinliğindeki zenginliktir benim hayallerimi besleyen.
    Körfezin suları yükselince dalgalarla yer değiştiren planktonlar gibi ben de kibrit kutusundaki son resmi değiştiririm. Peki neyi mi resmederim? İlk yaptığım resim Aden Limanıydı. Belki de o limandaki gemilere binip gitmeyi çok istediğimdendir. Ama nedense resimlerimde hiçbir gemiye yer vermedim. Boş bir limanla yetindim. Belki de gemisiz bir liman resmi, yaşadığım yerin tutsağı olduğumun göstergesi…
    Başka bir resmimde, kapısına gidip özlemle öğrencilerine baktığım Aden Üniversitesi’ni çizdim. Evet, üniversiteye gitmeyi çok istedim. Halbuki üniversiteden önce gidilmesi gereken okullara bile gidemedim. Ama ben en çok Aden Üniversitesi’ne gitmeyi istedim, orada resim eğitimi görmeyi… Acaba Aden Üniversitesi’nde resim üzerine eğitim veren bir bölüm var mı ki? Bilmiyorum. Gidemeyeceğim için bilmek de istemiyorum.
    Diğer bir resmimde körfezde gördüğüm bir deniz kaplumbağasını çizdim. Onlarla ortak bir yanım var sanki. Ortak yanımız ayaklarımız. Nasıl denizkaplumbağalarının ayakları karadakilerden farklıysa, benim de ayaklarım karada yürümeyi tercih eden arkadaşlarımdan farklı. Anlayacağınız benim de ayaklarım denizkaplumbağaları gibi düz hatta dümdüz, yani düztaban.
    Çocukluğumdan beri hayranlıkla izlediğim denizkaplumbağaları beni o kadar etkilemiş olacak ki, kirada oturduğum evleri de hep düzayak seçtim. Adeta sırtımda taşıyacakmışım gibi küçük ve merdivensiz evler… Resim yapmak için satın aldığım boyalara harcadığım paralarla neredeyse ev sahibi olabilirdim ama olmamayı tercih ettim. Evimi sırtımda taşıyarak hayal dünyamda yüzmeyi yeğledim. Boş zamanlarımın tümünde Aden Körfezi’nde dolaşıp resim yaptığımdan, tıpkı denizkaplumbağaları gibi başımı evimin içine pek çekemedim.
    Körfezde görüp de çizdiğim sadece denizkaplumbağaları değildi tabi. Çünkü Aden Körfezi’nde sardalye’den kerevite çeşit çeşit balık gezinir. Onların gezintileri benim düşüncelerime yerleşir ve kibrit kutularındaki resimlere dönüşür. Geçenlerde bir de baktım, bir sürü kibrit kutusu biriktirmişim. Ve bu kadar çok kibrit kutusu biriktirdiğime göre çok da resim üretmişim. Neredeyse farkına varmadan kibrit kutularıyla bir ömür geçirmişim. Ne bir eş ne bir çocuk… Hiç mi özlemedim bunları? Belki de özledim de öksüz büyüdüğümden istemedim. Ama resim yapmayı hep istedim, çerçevesi kibrit kutusu olması şartıyla.
    Öldükten sonra cansız bedenimin yakılıp küllerimin kibrit taneleri gibi bir kibrit kutusu içine konulmasını vasiyet ettim. Ve küllerimin yer aldığı bu kibrit kutusunun Aden Körfezi’ne bırakılmasını, oradan farklı dünyalara yol almasını.





RÜYA

22 07 2007

Bu koca dünyada bir süreliğine de olsa tek başınıza kalıp hayatınızı gözden geçirmek istemez misiniz hiç? Peki hayatınız içinde bir idealiniz olup olmadığını düşündünüz mü? Ama idealiniz sizin mi yoksa başkalarının mı … Benim, evet benim bir idealim var.
    Barabati stadyumunda  bir futbol maçını izlediğim o  gün futbolcu olmaya karar verdim. Evet ben bir futbolcu olmalıyım. Olmasına olmalıyım da bunu babama nasıl söylerim?
    Babam, Katak’ın  baklagil yetişen en büyük tarlasına sahip. Ve ben ona işinde yardım ettiğim ilk günden beri bana söylediği tek şey var: “Bu tarlayı, hep senin yöneteceğin günü düşünerek bu hale getirdim.” Annemi kaybettiğimiz geçen yıldan beri bu cümleyi daha çok tekrarlıyor. Şimdi babama futbolcu olmak istediğimi nasıl söylerim? Bu düşüncelerle kaç saattir Bengal Körfezi’ne  baktığımı ben de bilmiyorum. Düşüncelerimdeki yalnızlıktan bir turist kafilesinin gülüşmeleriyle sıyrılıyorum. Turistlerden birinin elinde Orissa’ya has palmiye yaprağı üzerine yapılmış bir resim var. Hemen o resmin içine girip kaybolmak geçiyor içimden ama bu ancak bir rüyada olabilir.
    Eve doğru yola koyulacakken en yakın arkadaşım Rac’ın sesiyle irkildim. Bana doğru nefes nefese yaklaştı ve şöyle dedi: “Sakın gitme eve! Baban, futbolcu olmak istediğini öğrenmiş. Delirmiş gibiydi.”. 
    Her şey bitti benim için. Futbolcu olmak istediğimi benden öğrenecekti babam. Yine Bengal Körfezinin sularına dalmak geçiyor içimden. Ama ne zaman sakin ne zaman fırtınalı olacağı belli olmayan körfez sularında gördüğüm de babam. Sanki kaçacağım bütün yollar kapalı. Her şeyin düzelmesi için bir mucize olmalı.
    Hiç planlamadığım bir anda duydu babam futbolcu olacağımı. Bütün duyularımı kaybetmiş gibiyim ve onun nereden geleceğini bilemiyorum. Sanki pimi çekilmiş bir bomba atmışlar yanı başıma. Yine de hissetmeye çalışıyorum. Evet evet hissediyorum; kurşun gibi bulutlarla kaplanıyor bedenim. Sıcaklık artıyor, gitgide dayanılmaz bir hal alıyor. Babam, karşımda durmuş, şimşekler çakarak bana bakıyor.  Ve öfkesini bir anda boşaltıyor saatlerce, günlerce…  Bu öfke bitmek bilmiyor! Yeterrrrr! Birisi yardım etsin banaaaaa! Yeter! Yeter! Yeter…
    “Kendine gel!” diyen Rac’ın sesiyle gözlerimi açtım. Meğersem bayılmışım. Bayılmakla kalmayıp bu kısa sürede rüya da görmüşüm. Aniden gelen babamın öfkesi değil muson rüzgarımıymış. “İyi misin?” diye soruyordu yağmurdan ıslanmadık yeri kalmayan Rac.  Ben iyiydim ama ya babam? Bu kıyamete rağmen gitmeliyim tarlaya! Koşarak, uçarak gerekirse ışınlanarak!  Hayır…. Olamaz… Olamaz! Tarla nerde? Babamın ideali nerede? Hiçbir şey yok yerinde. Yok, yok yok! Babam? Babam! Asıl o nerede? Yoksa öldü mü?
    Arkamda duruyordu. Yaşıyordu! İlk söylediğim şey şu oldu: “Futbolcu olmak istemiyorum baba! Sen yaşıyorsunuz ya!” İlk defa ağladığını gördüğüm babam, sarılarak şöyle dedi bana: “Yaşıyorsun ya. Bir idealin de var. Futbolcu olmalısın”.





SALLANAN KOLTUK

22 07 2007

Çocuğumun bana dediği söz düşüncelerimden çıkmıyordu bir türlü: “Babacığım hani söz vermiştin bana sallanan koltuk yapacağına?” Halbuki biricik yavruma daha önemli bir şey yapmak istediğimden dolayı sallanan koltuk yapmayı ertelemiştim. Ama kızım haklı. Ona söz vermiştim fakat verdiğim sözü tutmayı beceremedim. Verilen sözlerin tutulmaması kızımın en sevmediği davranış. Ben bunu çok iyi bildiğim halde verdiğim sözü tutamadım ve bana “tutamayacağın sözleri verme baba” demesine göz yummak zorunda kaldım. En iyisi sözümü tutmayışımın nedenini anlatayım.
    Çok kazançlı bir mobilya siparişi aldım. Kazanacağımla kızımı en güzel okula yazdıracaktım. Fakat bu da olmadı. Siparişi verenler iflas etti ve ben, kızımı en güzel okula, mobilya yapımında yetişeceği bu okula yazdırarak sürpriz de yapamadım.
    Finlandiya Körfezi’ne saatlerdir bakıyorum. Sanki saatlerdir körfez sularınca da suçlanıyorum. Körfez suları donuk donuk duruyor karşımda. Anlayacağınız Baltık denizinin doğu kolu da uzanmıyor bana. Finlandiya Körfezi’nin sularının donmasının nedeni kış mevsimi mi yoksa ben miyim diye soruyorum kendime. Bir türlü cevabını bulamıyorum, çünkü biricik kızımın sesini arıyorum. Arıyorum ve duyamıyorum. Neden mi duyamıyorum? Ayrı olduğum annesine gitti. Birden gelse, arkamdan dolasa kısacık kollarını. Hayır, hayır! Üzülmek kızımı yakınlaştırmayacak bana. Gidip malzeme bulup ona bir sallanan koltuk yapmalıyım.
    Bütün paramı, aldığım son siparişin malzemesine harcadım. O kadar emindim ki kazanacağım paradan. A evet evet. Yaptığım mobilyaları satarsam malzeme param da olur. Peki bu mobilyaları kim alır? Hiç kimse. Bu mobilyaları özel bir bina için yaptım, alan olacağını sanmıyorum. Ve günlerdir çalışıyorum. Kendimde dükkan dükkan dolaşacak gücü bulamıyorum. Bir kıpırtı olsa içimde ama nerdeeee… Finlandiya Körfezi gibi buz tutmuş benliğim. Bir kıpırtı olamaz içimde diye tekrarlarken körfezin bir yerindeki buz tabakası yarıldı ve körfez suları yüzüme çarptı. İşte o anda fark ettim ki kızım annesiyle birlikte yanımdaydı.
    Ona, verdiğim sözü neden tutamadığımı anlattım, ardından da tekrar özür diledim. “Üzülme babacığım” dedi bana ve devam etti: “Beni okul yerine sen yetiştirirsin, böylece ben sana bir sallanan koltuk yaparım baba”.





TAKİP

22 07 2007

    Siz hiç gece bekçisinin harmandalı düdük konçertosu eşliğinde Kadifekale’nin dehlizlerinde koştunuz mu? Ve koşarken takip edildiğinizi düşündünüz mü? Ama, kimin veya neyin tarafından takip edilmek… Ben, evet ben bunu yaşadım.
    Geçen gece, saat on iki sonrası uyanmalarımda uyanıklığın etkisiyle yatak odam, mutfak ve tuvalet arasında yoğun bir trafik yaşadım. Ve sonunda dört tarafı açık havayla çevrili bir sokakta buldum kendimi. O da ne? Karşımda Saat Kulesi… Karşımda evet karşımda! Bana bakıyor. Ben ona baktığımda saatin on ikiyi beş geçe durduğunu görüyorum. Saat bir türlü on ikiyi altı geçmiyor! Ve gariptir, Konak Merkezi’ndeki banklarda kimse uyumuyor. Çöp tenekelerinde  taze kumru ve dalından yeni koparılmış sultani üzüm artıkları  var!  Uyanıklığın etkisindendir diyerek gülüp geçiyorum. Bir çocuk kahkahasıyla irkilip Halil Rıfat Paşa caddesiyle kesişen varyantın tepesinde buluyorum kendimi.  Ne zaman çıktım o varyantı diye düşünmeme kalmadan bir kaplumbağanın hızla kolumu çektiğini fark ediyorum. Zorla beni evine sokmak istiyor. Kaplumbağadan ani bir hamleyle kurtulup karanlığa açılan sokaklara doğru koşuyorum.
    Ayağımda bir ıslaklık… Islaklık yerini karaya vuran bir dalgaya bırakıyor. Uzaktan meltem rüzgarı sesleniyor. Ses gittikçe büyüyor ve denizden esen imbat ilkönce yüzüme değerek tüm varlığımı serinletiyor. İzmir körfezinden geçtiğimi böylelikle fark ediyorum. Ama takip ediliyorum. Ne bir ayak sesi, ne bir sesleniş, bense takip edildiğime eminim. Arkama dönüp bakıyorum, hiçbir şey göremiyorum. Kimdir, nedir beni takip eden? Tekrar arkama dönüp baktığımda düz saçlı bir kadın görüyorum. Beni takip eden bu kadın mı? Onu tanıyor olabilir miyim? Yüzü de ne kadar yabancı…Bana doğru geliyor ve kıvırcık saçlarımı çekiyor. Saçlarım kopacak sanki. Elinden kurtulup kaçıyorum. Koşuyorum Kordonboyunca. Sessizliği fark edince derin bir nefes alıyorum. Kendime tam gelmişken küçük adımlarla yaklaşan birisi. Dönüp bakmak istemiyorum ama ne çare, kafamı döndürmüşüm bile. Küçük bir çocuk. Yüzünü görünce donup kalıyorum; bu benim çocukluğum… Benimle saklambaç oynamak istiyor. “Hayır” diyorum fakat çocukluğuma yenilerek “bir şartla” koşulunu öne sürüyorum, “sen ebe olacaksın”. “Tamam” diyerek saymaya başlıyor. Fırsattan istifade ara sokaklara kaçıyorum.
    Takip ediliyorum. Evet hâlâ takip ediliyorum! Her yandan karşıma çıkacakmış gibi büyük bir şey beni takip eden. Koşuyorum, koşuyorum ve koşmaktan bitap düşüyorum. Yürüyorum, yürüyorum ve yürümekten de yoruluyorum. Çaresiz emekliyorum emekliyorum, saatlerce emekliyorum. Karşımda bir levha. Üzerinde “İzmir İl Sınırı” yazılı. Ayaklarım yerden kesilecekmiş gibi hafif bir beden! Bu rahatlık neden? Rahatlığın nedenini o zaman  anlıyorum çünkü; beni takip edeni fark ediyorum. Beni takip eden bu şehir. Sürekli yaşadığım kent İzmir. Beni her zaman kucaklayan ve seven İzmir.








Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.