Mahallede herkes çok sevmektedir Osman’ı. Sünnetinde herkes işbirliği yapar. Koca tepsi böreğiyle Cazibe Teyze, bir damacana dolusu demirhindi şerbeti ve üç büyük kalıp buzuyla bahçeli kahvehanenin sahipleri, bir sürü kavun karpuzla yapı ustası Mümin Amcalar, bir kese kâğıdı çerezle Erzincanlı Bedriye nine, kalburabasma tatlısıyla Emin bakkalın hanımı ve daha nice komşuları… Kınalar yakarak, gramofon çalarak, harmandalı oynayarak, türküler söyleyerek, armağanlar getirerek Osman’ın sünnetine katkıda bulunurlar, bu töreni güzelleştirirler, bir şenliğe dönüştürürler. Bu şenliğin en büyük sebebi Osman’ın sünnetinden öte, her güzel ve acı olayda mahallelinin birlikte olmasıdır, tıpkı oğlu Coşkun Kore’de şehit olacak Erzincanlı Bedriye nine’nin, Güldem’in acısında birlikte olmaları gibi.
Trenci babası Mustafa, annesi Nazife’yle birlikte Kadifekale’nin hemen altında Topaltı mahallesinde yaşar Osman. İzmir Radyo’suna alınmamasını hakkının yenmesi olarak düşünen, iki yıl İkiçeşmelik Halkevi’nde musiki dersleri alan Perizat’ın annesi Güldem abla en yakın komşularıdır. Osman Perizat’ı çok sever, kardeşi gibi görür.
Mahallelerine bir gün kocaman, kuyruklu, pırıl pırıl bir kırmızı otomobil gelip durur. Babasını soran beyaz saçlı, gözlüklü, yaşlı amca, Osman’ın Efe dedesidir. Osman, annesinin sekiz yıldır görüşmediği dedesini ilk defa o gün görür. Babası Mustafa, annesi Nazife’ye, Germencik’e gidip her şeyi tatlıya bağlamak istediğini söyler ancak annesi karşıdır bu duruma.
Sünnet töreninde Osman’ı en çok etkileyen yastığının altına konulmuş yaldızlı kurdele sarılı küçük paketten çıkan altın saatin altında yer alan küçük kâğıtta yazılanlardır: “Sevgili Osman’ım, inşallah doktor olursun, ya da büyük bir memur. Seni çok sevdim. Efe Deden.”
Osman bu mutlulukla annesi gibi dua eder: “Allahım, inşallah; Bilal yedi numaralı Altaylı Bayram’ın resmini bulsun… Güldem abla şarkıcılık sınavını kazansın… Perizat, geçen kış benek benek hastalanmıştı ya hani, bir daha hiç öyle kızamık olmasın…”
Annesiyle dedesi arasındaki soğukluk bir gizdir Osman için. Germencik’e gidip dedesini ziyaret etmeleri için annesini ikna etmeye çalışır ama başaramaz. Babası, Osman’ı dedesine götürür. Ama dedesini Germencik’te değil, yaşadıkları şehir’de İzmir’de hiç ummadığı bir yerde görür.
Mahallelerinde çadır kuran, gözleri bağlı ip üzerinde yürüyen, takla atan cambazlar…
Kıyı boyunca güzel dükkanları, pastaneleri, lokantaları, atlı tramvayları, faytonları, bakımlı insanları, otomobilleri içinde süslü teyzeleriyle Karşıyaka ve en önemlisi hâlâ başına eski adı konularak anılan İzmir’in bir semti…
Oyuncu, yönetmen, yazar Dinçer Sümer, hoşgörülü, sevecen, yardımsever insanların oluşturduğu mahalleli kavramını, kendisinin de doğduğu eski İzmir fonunda bir çocuğun gözünden anlatmış. Kitapta yaşananlar güzel bir düş gibi. Bu yüzden olsa gerek yazar da o günlere özlemle bakarak, kurguladığı kitabının ismini “Bir Düş Müydü O İzmir” koymuş.
Mahalleli olma durumu sanırım ileride bir nostaljiye dönüşecek. Bir otel gibi yaşam olanağı sunan rezidansların hayatımıza girdiği bir döneme daha tanık oluyoruz. Gerçi şimdilik bu rezidanslarda yaşayanlar zengin bir azınlık ancak popülerliği genele yayıldığında, artan nüfusa bir çare olarak düşünüldüğünde her gelir düzeyine yönelik artacağının sinyallerini veriyor.
Annemden bildiğim üzere, özellikle İzmir’de 1930’lu yılların sonunda doğanların kendilerinden çok şey bulacağı, çocukluk günlerinin adeta bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçeceği Bilgi Yayınevince yayımlanmış “Bir Düş Müydü O İzmir”i özellikle genç İzmirliler’in okuması gerektiği inancındayım. Ve inanıyorum ki bu kitabı okuyunca o güzel değerlerimiz yeniden canlanacak, İzmirliler yaşadıkları bu kente ve çevrelerindeki kişilere daha güzel bir pencereden bakacak diyelim.