BİR DÜŞ MÜYDÜ O İZMİR / YAZAN: DİNÇER SÜMER

1 10 2007

    Mahallede herkes çok sevmektedir Osman’ı. Sünnetinde herkes işbirliği yapar. Koca tepsi böreğiyle Cazibe Teyze, bir damacana dolusu demirhindi şerbeti ve üç büyük kalıp buzuyla bahçeli kahvehanenin sahipleri, bir sürü kavun karpuzla yapı ustası Mümin Amcalar, bir kese kâğıdı çerezle Erzincanlı Bedriye nine, kalburabasma tatlısıyla Emin bakkalın hanımı ve daha nice komşuları… Kınalar yakarak, gramofon çalarak, harmandalı oynayarak, türküler söyleyerek, armağanlar getirerek Osman’ın sünnetine katkıda bulunurlar,  bu töreni güzelleştirirler, bir şenliğe dönüştürürler. Bu şenliğin en büyük sebebi Osman’ın sünnetinden öte, her güzel ve acı olayda mahallelinin birlikte olmasıdır, tıpkı oğlu Coşkun Kore’de şehit olacak Erzincanlı Bedriye nine’nin, Güldem’in acısında birlikte olmaları gibi.     
    Trenci babası Mustafa, annesi Nazife’yle birlikte Kadifekale’nin hemen altında Topaltı mahallesinde yaşar Osman. İzmir Radyo’suna alınmamasını hakkının yenmesi olarak düşünen, iki yıl İkiçeşmelik Halkevi’nde musiki dersleri alan Perizat’ın annesi Güldem abla en yakın komşularıdır. Osman Perizat’ı çok sever, kardeşi gibi görür.
    Mahallelerine bir gün kocaman, kuyruklu, pırıl pırıl bir kırmızı otomobil gelip durur. Babasını soran beyaz saçlı, gözlüklü, yaşlı amca, Osman’ın Efe dedesidir. Osman, annesinin sekiz yıldır görüşmediği dedesini ilk defa o gün görür. Babası Mustafa, annesi Nazife’ye, Germencik’e gidip her şeyi tatlıya bağlamak istediğini söyler ancak annesi karşıdır bu duruma.
    Sünnet töreninde Osman’ı en çok etkileyen yastığının altına konulmuş yaldızlı kurdele sarılı küçük paketten çıkan altın saatin altında yer alan küçük kâğıtta yazılanlardır: “Sevgili Osman’ım, inşallah doktor olursun, ya da büyük bir memur. Seni çok sevdim. Efe Deden.”
    Osman bu mutlulukla annesi gibi dua eder: “Allahım, inşallah; Bilal yedi numaralı Altaylı Bayram’ın resmini bulsun… Güldem abla şarkıcılık sınavını kazansın… Perizat, geçen kış benek benek hastalanmıştı ya hani, bir daha hiç öyle kızamık olmasın…”
    Annesiyle dedesi arasındaki soğukluk bir gizdir Osman için. Germencik’e gidip dedesini ziyaret etmeleri için annesini ikna etmeye çalışır ama başaramaz. Babası, Osman’ı dedesine götürür. Ama dedesini Germencik’te değil, yaşadıkları şehir’de İzmir’de hiç ummadığı bir yerde görür.
     Mahallelerinde çadır kuran, gözleri bağlı ip üzerinde yürüyen, takla atan cambazlar…
     Kıyı boyunca güzel dükkanları, pastaneleri, lokantaları, atlı tramvayları, faytonları, bakımlı insanları, otomobilleri içinde süslü teyzeleriyle Karşıyaka ve en önemlisi hâlâ başına eski adı konularak anılan İzmir’in bir semti…
    Oyuncu, yönetmen, yazar Dinçer Sümer, hoşgörülü, sevecen, yardımsever insanların oluşturduğu mahalleli kavramını, kendisinin de doğduğu eski İzmir fonunda bir çocuğun gözünden anlatmış. Kitapta yaşananlar güzel bir düş gibi. Bu yüzden olsa gerek yazar da o günlere özlemle bakarak,  kurguladığı kitabının ismini “Bir Düş Müydü O İzmir” koymuş.
    Mahalleli olma durumu sanırım ileride bir nostaljiye dönüşecek. Bir otel gibi yaşam  olanağı sunan rezidansların hayatımıza girdiği bir döneme daha tanık oluyoruz. Gerçi şimdilik bu rezidanslarda yaşayanlar zengin bir azınlık ancak popülerliği genele yayıldığında, artan nüfusa bir çare olarak düşünüldüğünde her gelir düzeyine yönelik artacağının sinyallerini veriyor.
    Annemden bildiğim üzere, özellikle İzmir’de 1930’lu yılların sonunda doğanların kendilerinden çok şey bulacağı, çocukluk günlerinin adeta bir sinema şeridi gibi gözlerinin önünden geçeceği Bilgi Yayınevince yayımlanmış “Bir Düş Müydü O İzmir”i özellikle genç İzmirliler’in okuması gerektiği inancındayım. Ve inanıyorum ki bu kitabı okuyunca o güzel değerlerimiz yeniden canlanacak, İzmirliler yaşadıkları bu kente ve çevrelerindeki kişilere daha güzel bir pencereden bakacak diyelim.





Aşkın Tarifi / No Reservations

26 09 2007

    Şimdi bana say deseniz sayamam ama mutfakta geçen filmleri severim. Nedense mutfakta çalışan insanlar genelde keyifli insanlardır. Ayrıca yemek yapan erkekler bana çok çekici gelir, hele de  o mutfak önlüğünü üzerine bağlamışsa, bir bardak çayını alıp latin müziği eşliğinde kurulacaksın karşısına ve sadece seyredeceksin.  Tabi bu benim kişisel görüşüm. Evliliklerindeki monotonluğu kırmak, hayatlarına renk katmak isteyen erkeklere sözüm (bekarlar zaten yemek yaparlar), alın kendinize güzel bir mutfak önlüğü, ara sıra siz de yemek yapın, eşinizin, çocuklarınızın sizi bu halinizle izlemesine, keyiflenmesine izin verin. İnanın hem evliliğiniz renklenir, hem de daha sağlıklı çocuklar yetişir. Tabi sözümüz az da olsa evinin mutfağında yemek yapan Türk erkeklerine değil. Ama profesyonel hayatta en iyi aşçıların erkekler olduğu söylenir. Zaten işin içine para girdi mi nedense her şeyin en iyisini erkekler yapar (!)
    Manhattan’da bir restoran’da  eksiksiz, kusursuz, yetkin bir mutfak yöneticisi olmaya kendini adamış sert, hoşgörüsüz şef Kate (Catherine Zeta-Jones)’in yanına sempatik,  esprili Nick (Aaron Eckhart) yardımcı şef olarak işe alınır. Yanından ayırmadığı müzik çalarında dinlediği aryalarla yemek yapan Nick’in gelmesiyle restoranda çalışan herkesin yüzünde bir tebessüm oluşur, ancak bir tek kişi dışında. O kişi de Kate’dir.
    Kız kardeşinin beklenmedik ölümüyle birlikte yemeklerinin lezzetiyle herkesi büyüleyen ancak küçük yeğeni Zoe (Abigail Breslin)’ya  yemek yedirmeyi başaramayan Kate’in, aşırı planlı programlı, disiplinli yaşantısına tamamen zıt bir kutupta yer alan Nick’in de girmesiyle dengeler bozulur. Hem mesleki hem de duygusal anlamda Kate’in yörüngesine girmeye çalışan  Nick  başarabilecek midir? Filmi izlediğinizde göreceksiniz.
    Ölçülerini tam ve kusursuz olarak uygulamaya çalıştığı yemek tarifleri gibi hayatını yöneten Kate “Keşke hayatın da bir tarifi olsaydı ve tarifler ne yapabileceğimizi belirleseydi?” der. Ama işte hayat 2 kaşık acı, 2 su bardağı tebessüm diye tariflere uyularak yaşanmıyor. Bildiğimiz ve bilmediğimiz yönleriyle hayat her zaman sürprizlerle dolu. Ve o sürprizlerin en yaşanılası da aşk olsa gerek.
    Senarist, prodüktör ve yönetmen Scott Hicks’in daha önce Shine adlı filmini izlemiş ve filmin başarısı karşısında çok etkilenmiştim. Sinema ne kadar ekip işi olsa da Geoffrey Rush’un oyunculuğunu es geçmeyim, muhteşemdi. Yönetmenin son filmi “Aşkın Tarifi” 2001 yapımı Alman filmi “Bella Martha (Mostly Martha)”dan uyarlama. Kimilerince uyarlandığı filmde  karakterlerin daha farklı ve derinlikli işlendiği söylense de, izleyenlerin en iyi bildiği tarzlardan biri olarak çekilmiş olan “Aşkın Tarifi” hoş bir film. Benden tavsiye, hayatınıza bir hoşluk katın ve “Aşkın Tarifi”ni izleyin. Şu Ramazan gününde dileğim, Allah’ın bekar Türk kadınlarının karşısına Aaron Eckhart’ın oynadığı Nick karakterinde erkekler çıkarması.

   





Dondurmam Gaymak

15 09 2007

Dondurmayı sevmeyen kişi azdır herhalde, hele de sıcak yaz günlerinde. Şahsen yazın her gün dondurma yesem bıkmam. Ama artık pastane dondurmalarının yerini değişik markaların hizmet verdiği hazır dondurmalar aldı. Evde bu hazır dondurmaları yediğimizde annem hep çocukluğuna gider ve eski İzmir sokaklarında elinde bir kutuyla dolaşan dondurmacısını anlatır. “Çocukluğumda yediğim o dondurmanın tadı bambaşkaydı. Kimse onun gibi dondurma yapamazdı. Dondurma için kullandığı sütü mü yağlıydı, içine sakız mı koyardı bilemiyorum ama o dondurmanın tadını başka hiçbir dondurmada bulamadım” der. İşte Ali usta (Turan Özdemir) da böyle bir dondurmacı. Babadan kalma işini sürdürmek için her türlü olanağı kullanan, kendi yağıyla kavrulmaya çalışırken fazla kavrulup yanan bir kişi.
Doksanlı yılların ortalarında bu küçük, güzel Ege kasabasında da büyük firmaların etkisi karşısında küçük esnaf olmak kolay değildir. Ali usta, dondurma sattığı dükkanına insanların gelmesini beklemek yerine banka kredisiyle aldığı motosikleti, gezici olarak dondurma satacağı bir taşıta dönüştürür ve dondurmasını insanların ayağına götürür. Yerel televizyon kanalında gösterilmek üzere reklam filmi çektirir, filmin her yayınlanışında dondurmasıyla gururlanır.
Ali usta yine bir gün motosikletiyle yakın köylere dondurma satmaya gider. Dondurma yüklü motoru çalınır. Kendisine göre oyuna gelmiştir; dondurma yüklü motorunun çalınması büyük dondurma firmaları tarafından hazırlanmış hain bir plandır. Oysaki bu kurnaz planın arkasında sıcak havanın etkisinden buz gibi dondurma yiyerek rahatlamak isteyen kasabasının çocuklarından oluşan küçük bir çete vardır.
Yönetmen olabilmek için sinema-tv sektöründe deneyimli olmanın yanı sıra her karakterden insanla samimi, iyi bir iletişim içinde olmak, işbirliğini sürdürebilmek gerekir. Yüksel, daha fakülte yıllarında bu ipucunu veren bir kişiydi. Arkadaş grubunu sadece okuduğu fakülteyle sınırlayan bir kişi olmadı. Toplumun her kesiminden arkadaşları vardı ve kendisi arkadaşları tarafından sevilirdi. Arkadaşlar arasında Yüksel’in ismi geçtiğinde insanların yüzünde hoş bir tebessüm oluştuğunu hatırlıyorum. Bu yüzden Yüksel’in daha fakülte yıllarında ideallerini gerçekleştirebilecek bir yönetmen olacağına inanırdım. Kendisi de beni yanıltmadı. Ve öyle bir film yaptı ki; doğup büyüdüğü yerin insanları olan Muğla halkı, elbirliğiyle onun istediği filmin gerçekleşmesi için çalıştılar. Bu açıdan Yüksel Aksu’nun filmi ayrı bir değer taşıyor. Oyuncuları, dekoru, kostümü, yapım işleri hep Muğla halkına ait olan “Dondurmam Gaymak”, günümüz dünyasında eksikliğini hissettiğimiz samimiyetiyle bizleri sıcacık sarıyor, sinemanın da sadece profesyonellerin tekelinde olmadığını ispatlıyor, sinemada amatör ruhların da birleştiklerinde profesyonelce bir iş çıkaracaklarını ortaya koyuyor.
İzmir devlet Tiyatrosu oyuncusu olarak tanıdığım Turan Özdemir’in oyunculuğu bana çok keyif verdi. Sanki yıllardır Muğla sınırlarından hiç dışarı çıkmamış gibi öylesine doğal oynuyordu ki… İşte oyuncu olarak tam bir profesyonel.
Muğla halkı maddi ve manevi değerlerini kendisi oluşturmadı mı? Bunları kuşaktan kuşağa aktarmadı mı? Birbirleriyle ilişkilerini öznel bakış açılarıyla da gülerek ya da ağlayarak evde, sokakta ya da kahvede, çarşıda birbirlerine anlatmıyorlar mı? Beraber toprak ekiliyorsa, yufka açılıyorsa, bir kişi dünyaya gelirken ve bir kişi bu dünyadan gönderilirken birlikte olunuyorsa, niye birlikte film de çekilmesin? Yeter ki istensin ve samimiyetle yürekler birleşsin, sinema alanında eğitim görenler ya da bu alanda ekmeğini kazananlar halkla işbirliğinden vazgeçmesin. Tıpkı Yüksel Aksu gibi.





GÜNLERİ SAYILI OLANLAR / YAZAN: ELIAS CANETTI – ÇEVİREN: GERTRUDE DURUSOY

28 08 2007

    Eskinin masal olarak görüldüğü bir zaman. Ancak Öteki’nin dediği gibi, olayların tanıkları tarafından yazılmış raporlar mevcut. Örneğin bu raporlardan birinde Peter Paul anlatılıyor. Peter Paul evinin kapısından çıkıp, sokağın karşı tarafına geçerken araba çarpıyor ve ölüyor. Oysaki sigara almak üzere evinden çıkarken karısına “Birkaç dakika sonra dönerim, hemen geliyorum” demişti çünkü ne zaman öleceğini bilmiyordu. Onun adı ile ölümü arasında bir ilişki yoktu, anı belli değildi. Kitabın “Eski Zaman Üzerine Öndeyiş” bölümünde konuşan Öteki ve Biri’nin ise adları ve ölümleri arasında bir ilişki vardır ve anları bellidir. Öteki ve Biri için, Peter Paul’un yaşadığı zaman dilimindeki insanlar tarih kitaplarının sayfaları arasında kalan vahşi ve zavallılardır.
    Kitabın birinci bölümünde, bir anne ufak oğlunun peşinden koşarken şöyle seslenir: “Yetmiş, yetmiş, neredesin?” Annenin adı ise otuziki’dir. İnsanlara boşuna bu adlar verilmemektedir, bu onların ne kadar yaşayacaklarının göstergesidir. Yani insanlar ne zaman öleceklerini bilmektedirler. Yetmiş adındaki çocuk otuz iki adındaki annesine şöyle der: “O kadar korkuyorum ki, anne. Herkes senin genç yaşta öleceğini söylüyor. Ben bilmek istiyorum ve nedeni de şu: Daha kaç zaman peşimden koşabileceksin? Seni çok sevmek istiyorum. Korkuyorum, anneciğim.”
    Ölüm üzerine konuşmalarında, Elli’ye, arkadaşı, kapsülden bahseder. İnsanların doğumundan bu yana taşıdıkları mühürlü kapsüller. Kapsülü insanlar öldüğünde sadece Kapsülcü açar. Kapsülcü yeminlidir, tüm görevi kapsülün içini okumak ve açıklamaktır.
    Kırküç adındaki kadın ve Kırkaltı adındaki erkek doktor. Kadın, sevdiği erkekle ortak ölüm anını yaşamak istemektedir. Erkeğe şöyle der kadın: “Beraber başlamalı ve beraber bitirmeli. Ben kendime yemin ettim: Gözlerimin önünde ölecek olan bir erkekle kesinlikle evlenmem. Fakat aynı zamanda nasıl öldüğümü seyreden bir erkekle de evlenmem. Biliyorsunuz, fazla tiksinirim.”
    “Hepsini görürüm. Görevim bu. Karışıklık olmamalı. Bizim toplumumuzun ayakta durması ve güvenliği herkesin kendi anını düzenli geçirmesine dayanmaktadır. Ben buna kontrat derim. Doğumda herkesin kontratı boynuna asılır. Başka insanlar arasında büyünür, onların arasında yaşanır. Bu ortak yaşamın yararlarına itiraz edilmez. Zaten o yararlar herkese nasip olmaz. Fakat bireye şu kadar yıllık süre tanınmıştır ve bu süreye saygı gösterilir.” der Kapsülcü, Elli’ye ve ölümün sorgulamasından rahatsız olur. Kapsülünü kaybeden ya da kıran bir kişi bu durumu haber vermek zorundadır. Eğer haber vermezse toplum dışına itilir. Kapsülsüz yaşamak isteyen, bir katildir. Kapsülcü yanılabilir ancak kontrat yanılmaz.
    Kendi ölüm anını herkes kendine saklamalıdır der Büyükanne torununa. Sadece çocuklar bu sırrı söylerler ama bir yetişkin bunu söylememelidir, ayıptır.
    Kafasına taş atan Oğlan’ın okula gitmediğini öğrenince şaşırır Elli. Okula gitmesi gerekmediğini söyleyen Oğlan’a: “Rastladığım en garip çocuk sensin. Peki adın ne?” diye sorduğunda: “Adım On” cevabını alır.
    Eserlerinde kitle psikolojisini irdeleyen, bireyin çevresiyle uyumsuzluğuna ağırlık veren roman ve oyun yazarı Elıas Canetti’nin, Gertrude Durusoy çevirisiyle yayınlanan “Günleri Sayılı Olanlar” adlı oyununun, yaptığım araştırmalarda sanırım orijinal adı “Die Befristeten”. 1964’de ilk olarak yayımlanan oyunun Türkçe karşılığı “Süresi Belli Olanlar” diye de geçiyor. Gertrude Durusoy çevirisiyle ülkemizde 1986’da yayınlanmış.
    Yaşam sürelerinin bilindiği ve hayatların bu zamana göre planlı ya da plansız yaşanıldığı bir dünyayı anlatıyor “Günleri Sayılı Olanlar”. Bir kişi son yaş gününü ne zaman kutlayacağını biliyor. Genç bir kadın, yedi yaşında öleceğini bile bile çocuğunu büyütüyor. Ve bu genç anneye göre çocuğunun bir yıl daha yaşamasını sağlamak hırsızlıktır, suçtur, kutsal şeylere zarar vermektir. Bu dünyada cinayet kişilerin kapsülü çalınarak işleniyor. Ama bu dünyada da dedikodu yapılıyor (!) İki hanımın dedikodu konuları arasında: insanların kaç yıl yaşayacakları; kısa ömürlü bir kadının iyi hatıralar bırakmak için daha çok uğraş vermesi, elindekiyle yetinmesi nedeniyle erkekler tarafından tercih edilmesi (!) yer almaktadır.
    Kutsal Kanuna inanmayanlara herkesin önünde ölümünün gelmesi cezası verilmektedir. İşte Elli de bu kişiler arasındadır. O, bu hayatı sorgular, çıkış yolu aramaya çalışarak kendini tehlikeli bir yola sokar.
   
   





GEÇİP GİTTİ GÖÇMEN KUŞLAR / YAZAN: A. DİDEM USLU

11 08 2007

    “Geçip Gitti Göçmen Kuşlar”daki tüm öyküleri beğenmekle birlikte en çok “Satranç Maçı”ndaki anlatım hoşuma gitti. Oyun oynarken savaş kurbanı olan Mustafa, mermilere oyuncak edasıyla bakan küçük İlyas ve arkadaşları. Aklın ve silahların savaşı… Didem Uslu’nun öykülerini okurken kafamda hep film kareleri canlandı. Tüm öykülerinde tarafsız yapısını hissettiriyor. Yazarın taraf tuttuğu tek yan hümanizm.
    Kitabın ismi de olan “Geçip Gitti Göçmen Kuşlar”da savaştan dolayı ülkelerinden kopup göçmek zorunda kalan insanlar, göçmen kuşlara benzetilerek metaforik bir anlatım kullanılmış. Bu anlatım bana Coppola’nın “Siyam Balığı” adlı filmini anımsattı.
    Yazar, öyküleriyle bizi, savaş tarihi konusunda da bilgilendiriyor. Öyküler yazılmadan evvel yapılan özenli araştırmalar, yaşama dair tanıklık hissediliyor. “Savaş” temasından yola çıkılarak “göç” ,”arkadaşlık”, ”umut”, ”özlem”, ”aşk”, ”sevgi” gibi yan temalarla ve bu temaların karşıtlarıyla kurgulanarak yazılmış öyküler sürükleyici bir yapıya sahip. Yaşlısından gencine ve çocuklara yani her yaştan kişiye öykülerde yer verilmesi okuyucu kitlesinin de genişlemesine olanak tanıyor.
    Bosna Hersek Savaşı’ndan yola çıkılarak yazılan “Geçip Gitti Göçmen Kuşlar”, “Bitmeyen Kavga”, ”Berberdeki Bir Damla Kan”, ”Savaşın Romeo ve Juliet’i”, ”Güzellik Yarışması” ve “Satranç Maçı”. Savaş, insanların her şeylerinden vazgeçmelerine yol açar. Savaşı isteyenlerin planladığı bir şeydir bu. Kuşaklar boyunca sürdürülen berberlik mesleğinde oğlunun cepheden dönmesini umut ederek savaşa rağmen var olmaya çalışan Cevat; Sırp Bosko ile Müslüman Emine’nin aşkı; Saraybosna’da barış umuduyla yapılan güzellik yarışması… Sınırların aşka engel olmayacağı, Körfez savaşında geçen “Sınır Ötesinde Yaşanan Aşk”da da işlenmiş.
    Ve daha gerilere dayanan ama hâlâ unutulmayan Vietnam Savaşı. “Vietnam”dan öyküsünde, Vietnam savaşında gazi olan Majors, ülkesine döndüğünde kız arkadaşı ve arkadaşlarınca da umursanmaz. Evini terk edip sokaklarda yaşamaya başlayan Majors, arka sokaklardaki başıboş gençlerin saldırgan tavırlarına tanık olur ve savaşın yaşamdaki bir başka görüntüsünü görür. “Askerin Şans Oyunu”nda da kolunu bacağını kaybetmiş Vietnamlı ve Amerikalı askerlerin hüzünlerine, sevinçlerine, tutkularını okuyarak savaşın ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha kavrıyoruz.
    Birinci Dünya Savaşı’nda Gelibolu’nda savaşmış İngiliz askeri Jimmy Smith’in hayata tutunmak için biriktirdiği kahve kuponları ve savaşta ölümüne tanık olduğu Mustafa’nın mektubunu yıllar sonra ailesine ulaştırma mücadelesinin anlatıldığı “Kahve Fincanı Kuponu ile Yırtık Mektubun Kaderi”. Aynı topraklarda yaşayıp beraber okuyan, büyüyen iki başarılı insan. Biri devletin üst kademelerine kadar yükseliyor diğeri de terorist oluyor. Ama arkadaşlıkları pahasına aynı yolda ölümde buluşuyorlar “Eski Marş”ta. “Eski Marş” güneydoğu savaşında geçiyor. Ve Afrikalılar ile Amerikan yerlileri Kızılderililerin beyazlar tarafından köle yapılmasının öldürülmelerine çocuklarının tanık edildiği “Barış Çubuğunun Dumanı”. Yine ellerine zorla silah verilerek savaştırılan çocukların anlatıldığı “Çocuklar (ı) da Vurdular”.
    Savaşın hayvanlar alemindeki yerinin anlatıldığı “Bir Yudum Su İçin” ve kitaptaki tüm öyküleri özetleyen, savaşın inadının, barışın umudunun anlatıldığı “Bitmeyen Kavga”. Ama her şeyden öte bütün öyküler arasında bana göre ayrı bir yeri olan “Bir Tutam Anı”.  Bu öyküde çocukluğuna yolculuk yapan bir kadının Atatürk’le karşılaşması anlatılıyor. Ve bu anlatımlar siz okurları bekliyor. Özellikle de savaş tamtamlarının hiçbir zaman susmadığı dünyamızda barışa açılan umutla.





BİR MANİNİZ YOKSA ANNEMLER SİZE GELECEK – 70’Lİ YILLARDA HAYATIMIZ / YAZAN: AYFER TUNÇ

11 08 2007

      Bu kitabın ismi benim kuşağıma da tanıdıktır çünkü; ben de çocukken annemle bir misafirliğe gideceğim zaman, görevlendirilmiş bir kişi olarak ziyaret edeceğimiz kişinin kapısını çalar ve “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek” derdim. Tabi bu soruyu sorduğum tanıdıklar doğal olarak evimize çok yakın otururlardı. 70’li yıllarda geçerli olan bu soru şimdilerde herhalde sorulmuyordur. Ne de olsa bu soru, telefonla sorulabilir hatta cep telefonuyla mesaj çekilir. Anlayacağınız 70’li yıllardan 2000’li yıllara girdiğimiz şu zaman diliminde çok şey değişti. Değişim doğal olarak devam edecek ama şahit olduğum şu yaşamda her şey ‘çok hızlı’ değişti. Değişen birçok şeyin yanı sıra ne yazık ki değişmeyenler de hayatımızda yer etti.
    Ayfer Tunç, kitabında, 70’li yıllardaki çocukların oynadığı oyunlardan okullarda, eğitim sisteminde yaşananlara, radyo ve televizyondan filmlere, müzik zevkimize, giyim kuşamımıza, okuma alışkanlıklarımıza, arkadaşlıklara, evlilik seçimlerine ve hazırlıklarına, doğum ve ölüme, bayramlarımıza, yemek, alışveriş ile hediye verme alışkanlığımıza, iletişim yöntemlerimize, şehir hayatındaki gündelik hayatla ilgili birçok şeyi öylesine ayrıntılarla anlatmış ki hayretlere düşüyorsunuz. Hayretlere düşmekten öte, eğer o dönemlere tanık olduysanız, hayatınızın bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçtiğine şahit oluyorsunuz.  Ayfer Tunç’u bu kitabından ötürü tebrik ediyor ve yeni kuşaklara da belgesel tadındaki bilgileri böylesine sıcak bir dille aktardığı için takdir ediyorum.
    Edebiyat gezmelerinde seçim yaptığım alanlardaki kitapları okuyup sizlere aktarırken, kitabın büyüsünü bozmamaya çalışarak küçük bir özetine de yer vermeye çalışırım. Ama bu kitabı hiçbir şekilde özetleyemedim çünkü; bunca ayrıntı arasında seçim yapamadım. Ve kitaptan küçük notlar almadan bir solukta okumaya karar kıldım. Kitabın başında aldığım notlar oldu tabi ama onları bir yana koyarak size bu yazıyı yazdım. Kitaptan aktarılacak çok şey var internet gezginleri. Sizlere 406. sayfadan bir alıntı yapmayı yeğledim: “70’lerin ikinci yarısında yokluk yılları başladı. Benzin, sigara, margarin, sıvı yağ, tüpgaz, fuel oil adeta buharlaştı, yok oldu. İki paket sigara için iki saat, bir depo benzin için bir tam gün kuyrukta bekleniyordu. Elektrik kesintileri yaşandı. Enerji darboğazı nedeniyle gece ve gündüz elektrik kesintileri başladı. Hayat, elektriksiz saatlere göre yeniden düzenlendi. Başlangıçta kesintilerin bu kadar uzun süreceği tahmin edilmemiş, karanlık geçen geceler mumlarla ve gaz lambalarıyla aydınlatılmaya çalışılmıştı. Ama böyle yürümedi. Her eve, piknik tüplere takılan bir fitil aracılığıyla LPG’nin yanmasını sağlayan ve adına lüks lambası denen lambalar girdi. Makineler durdu, televizyonlar, radyolar sustu. 70’lerin sonlarında yaşanan öyle bir yokluktu ki, zengin ve fakir bu yoklukta bir oluyordu.”
    Ayfer Tunç, kitabında ülkemizin maddi ve manevi değerlerinin oluşturduğu kültürümüzü ve zihniyetimizi tekrar söylüyorum, en ince ayrıntılarına kadar aktarmış. Kitabın arka kapağında yazıldığı gibi “Nahif yılları hayatımızın, biraz mağrur, biraz mahzun ve çokça mütevazı”. 70’lerdeki kentli insanın hayatının yansıtıldığı bu kitabı her yaştan kişiler ama bana göre özellikle gençlerimiz okumalı. Toplumumuz nerelerden nerelere geldi ve neler değişti, neler değişmedi bu kitabı okuduğunuzda göreceksiniz. Özellikle sinema ve televizyon alanında, bu kitaptan faydalanıldığında birçok belgesel, film, dizi ve de tiyatro oyunu çıkabilir. En önemlisi yakın geçmişimize bakarak bugünümüz daha iyi değerlendirebilir.





KÖR FAHİŞE BIÇAĞI – BİR MELEK TEYZE POLİSİYESİ / YAZAN: ÇAĞAN DİKENELLİ

9 08 2007

    Melek Teyze sıra dışı bir kadın. Yaşadığı çevredeki herkesin huyunu, suyunu hatta  en gizli sırlarını öğrenmesinin yanı sıra istediklerini yaptırmak için tüm bunları bir koz olarak kurnazca kullanan, mahallede bir şekilde hep ağırlığını koyan, en bıçkınları bile arkasına alan, orta yaşı geçmiş, hazırcevap dul bir bayan. Yanından hiç ayırmadığı, yakasından tuttuğu bir kişinin ayaklarını yerden kesen, zeka geriliği olan oğlu Oğul, ölen kocasının yaşlı babası Namık Bey ve Beyoğlu Emniyet Amirliği’nde idari büroda, gün boyu vizite kağıtlarıyla, dosyalarla uğraşarak nirvanaya ulaşmasına az bir süre kalan diğer oğlu Tuğrul’la yaşamakta.  Melek Teyze’nin esas sıra dışılığı, gazetelerin üçüncü sayfalarında sıkça görülen gizemli cinayet haberlerinin sırrını çözmesi. Yine kahvesini höpürdeterek içtiği bir gün gazetenin üçüncü sayfasına baktığında karşısına çıkan haberde aradığını bulur: “İşte bir aydır, sabırla ve Allah onu affetsin, istekle beklediği cinayet önündeki sayfada pırıl pırıl parıldıyordu. Geçen ay deniz kıyısında bıçakla boğazı kesilen ve cinsel organı deşilen fahişeyi gördüğünde, bunun bir seri cinayet başlangıcı olduğunu anlamıştı. Evet, şimdi bir kurban daha bulunmuştu. Yine bir fahişe. Bu sefer evinin banyosunda avlanmıştı zavallıcık.”
    Ve Melek Teyze, oğlu Tuğrul’un çalıştığı Beyoğlu Emniyet Amirliği’nde kız bulmaya çalıştığı kırk beşinde karısından boşanan asayiş büro amiri Cevahir komiser, asayişin en şakrak adamlarından başkomiser Sinan ve kendisiyle çalışan Tevfik, orta yaşlı suratsız başkomiser Refik, cinayet bürosu’ndan Muharrem, yardımcısı Hasan, savcı Kerim, adli tıp uzmanı Suat’a rağmen seri cinayetleri çözer. Ve cinayeti çözdüğü süreçte mahalleli; bakkal Ersin, manav Nuri, oğlu Tuğrul’u ısrarla ayırmak istediği sevgilisi Gizem ve evlendirmek istediği Şermin, fotoğrafçı Âkil ve çırağı Cahit, pastaneden aldığı ucuz kurabiyelerle mahallenin kadınlarını evinde ağırlayan Hayriye, manav Nuri’nin veremli çiroz görünümlü karısı Şaziye, saçına meç yaptırıp üç aydır bir gram boya ekletmeyince iyice maymuna dönen Sevim, hanım hanımcık görünüşü altında iş pişiren Dilek, kendisine küçük bir çete kuran mahallenin bir numaralı bıçkını Talat, buluşmalarını sağladığı Belma ve aynı zamanda ikisini ispiyonladığı Belma’nın babası kaportacı Fahri Usta ile iletişimini sürdürür. Mahallelinin kendisine söylediği hiçbir sözün altında kalmadığı gibi her zaman zeytinyağı gibi üste çıkar.
    Fakülte arkadaşım Çağan Dikenelli’yi yazıp yayınlatmış olduğu “Kör Fahişe Bıçağı” adlı komedi unsurlarını barındıran polisiye romanı dolayısıyla tebrik eder, yetenekli ve sürükleyici kalemini hiçbir zaman bırakmamasını dilerim. Evet roman çok sürükleyici, elinize aldığınızda bırakamıyorsunuz ve aynı zamanda karakterleriyle oldukça renkli. Ama Melek Teyze, içinde iyi bir yüreği de barındıran başlı başına bir fenomen. Bence Oğlak Yayınları tarafından yayınlanan bu romanın sinemaya uyarlanarak seyirciyle buluşması ve serilerinin de çekilmesi gerekiyor. Kitabın yazarı Çağan Dikeneli, üniversitede Sinema öğrenimi gördüğü için romanını kendi de filme aktarabilir, filme aktarmak istemiyorsa yine fakülteden arkadaşımız yönetmen Yüksel Aksu bu romanın filmini çekebilir. Çünkü Melek Teyze tam da Yüksel Aksu’nun filmlerine yakışabilecek bir kahraman.





TRANSFORMERS

31 07 2007

     “Transformers” ben ortaöğrenimdeyken 1984-1987 arasında yayınlanan Amerikan-Japon ortak yapımı bir çizgi filmden uyarlama. Bilirsiniz ki  çizgi film kültürü çocuklukta edinilir ve sevenler bunu genellikle yetişkinliğinde  de devam ettirir.  Abim Ertuğrul gibi çizgi film kültürü olan bir kişi değilim. Çünkü ben sadece televizyonda izlerdim, abim ise aynı zamanda kitaplarını okurdu.
“Transformers” için Michael Bay’in izlediğim ilk filmidir diyebilirim. İnternetten filmografisine baktığımda sadece “Bad Boys “ serisi bana tanıdık geldi. Bu serinin birincisine televizyonda kısa bir süre bakmıştım.
    Yönetmenin filmografisini incelediğimde aksiyon ve bilimkurgu çizgisinde yürüdüğünü gördüm.
    “Transform”un Türkçe karşılığını herkes bilir; biçimini değiştirmek, dönüştürmek. Filmde biçim değiştirip dönüşenler Cybertron gezegeninin robotları. Bu onların temel özellikleri. Bu robotların diğer özellikleri de iyiler ve kötüler olarak kamplaşması. Optimus Prime’nın önderliğinde Autobotlar olarak adlandırılan iyi robotlar ve Megatron’un önderliğinde Decepticonlar olarak adlandırılan kötü robotlar…
    Gezegenlerinde “Energon Küpleri” adı verilen yakıt stoklarının azalması sonucunda    Autobotlar ve Decepticonlar,  mineral ve kimyasallar bakımından zengin olan dünyamıza gelirler. Autobotların lideri Optimus Prime 18 tekerlekli kırmızı renkli bir kamyona dönüşürken, Decepticonların lideri Megatron, bir silaha dönüşür. Dolayısıyla film kamyonların, arabaların ve silahların savaşı üzerine kuruludur. Ve tabi bu otomatik dünyada hisleri ve aklıyla hareket ederek iyi ve kötü robotların tarafında seçim yapan, onlara destek ve köstek olan insanları unutmayalım.
    Aksiyon ve bilimkurgu çok fazla bana hitap eden bir alan olmamakla birlikte, “Transformers”ı izlerken hızla çevrilmekten başım döndü. Özellikle filmin ilerleyen dakikalarında o kadar hızlı geçişlere şahit oluyorsunuz ki, film bittiğinde nasıl nefes aldım diyorsunuz. Zamanın bu kadar hızlı koşturduğu  filmlerde pek düşünülmesine ihtiyaç olmadığından olsa gerek, film de siyah ve beyaz gibi iyiler ve kötüler diye şablonlara oturtularak karışımlara yani grilere pek yer verilmiyor. Ve tabi seyircinin rahatlaması için de kazanan iyiler oluyor. Ama bu tarz içinde film iyi kotarılmış. Bunda yapımcının Steven Spielberg’in firması Dream Works’un olması ve yönetmenin de kitlelerin hoşuna gidecek bir tarzdan hoşlanarak bu yolda bir sinema çizgisini tercih etmesinin etkisi büyük olsa gerek.





MEYDANLARINA VURULDUM

22 07 2007

    Merhaba Jean,
    Sana bu mektubu doğduğun şehirden yazıyorum. Bu mektubu yazdığım sıralarda sen de benim doğduğum şehirde geziniyorsundur herhalde.
   Sen ırmağının iki yakasına kurulmuş bu şehirde ilk olarak kulağımda akordeon ezgileriyle, demir sihirbazının o meşhur kulesi Eiffel’i ziyaret ettim ve yanımda niye Jean yok dedim.
    Beni genelde yaz yağmurunun selamladığı Paris’te, güneşli havalarda da, görünüşleri ve duruşlarıyla resmedilecek kurşuni yapılarla karşılaştım. Bu karşılaşmalarımda karşıma Fransa Cumhurbaşkanı’nın konutu Elysée ya da Ulusal Meclis’in yer aldığı Bourbon Sarayı çıktığında siyasetin, on ikinci yüzyıla uzanan sivri mimarisiyle Notre-Dame Katedrali’nin büyüklüğü altında dinin, dünyanın en değerli resim koleksiyonlarının yer aldığı Louvre Müzesi’ni gezdiğimde de sanatın çehresine tanık oldum. Ama bir şey vardı ki, cam piramitler nasıl Louvre Müzesi’nin avlusunda ahenk içinde yer almışsa,  eski ve yeni Paris de aynı uyumlu birlikteliğe imza atmış. Bu imzada değişik uluslardan birçok kişi kısa bir sürede olsa yürüyor hatta temelli yerleşiyor. Anlayacağın senin doğduğun kente ben de yerleşmeyi düşündüm Jean.
    İnsanlar gibi yolların da buluştuğu böylesi bir kentte, milletlerin de birleşerek eğitim, kültür ve bilim alanında işbirliğiyle barış adına kurdukları örgüt olan UNESCO’nun merkezinin yer alması anlamlı. Bu binanın önüne geldiğimde düşündüm; bütün ülkeler birbirlerine köstek olmak yerine destek olduklarında yaşadığımız dünyada açlık, ırkçılık, eğitimsizlik, savaş kalır mı diye? Ve görüyorum ki en güzel birliktelikler  sanatta, sporda, her kültürün kendine has yapısında ve bilimde yaşanıyor. Jean, bizim gibi iki ayrı ülkenin insanını birleştiren de bilim değil mi?
   Bana tavsiye ettiklerin arasında yer alan barok üsluptaki Invalides’i de gezdim. XIV. Louis’nin emriyle sakat emekli askerlerin ve yaşlıların barınması için yapılan Invalides’in, bugün de felçli hastalar için bir bakım merkezi olması neredeyse aynı amaca hizmet ettiğini gösteriyor. Birbiriyle bağlantılı ne kadar yapı var burada… İçinde Saint-Louis-des Invalides kilisesi var. Ve bu kilisede bir zamanlar Fransa İmparatoru olan, siyasal ve askeri alanda yaptıklarıyla Avrupa tarihinin en ünlü kişiliklerinden Napoléon ve onun kardeşleri ile Fransız mareşalleri yatıyor. Invalides’te  Napoléon’un eşyalarının sergilendiği Ordu Müzesi’ni de gezdim.
   Farklı havasıyla kaldırımların adeta severek kucak açtığı cafe’leri anlata anlata bitirmezdin bana. Benim ülkemde de aynı cafe’lerin şubeleri açılınca espriyle artık Paris’e gitmeye ne gerek var derdin. Ama Saint-Germain-des-Prés Kilisesi’nin çevresindeki cafe’leri görünce, buranın havasının başka olduğuna karar verdim. 19. yüzyıldan beri yazarların, yayıncıların, sanatçıların buluşma yeri olan bu cafe’lerde ben de, hayatın neresinde olduğumu düşündüm. Kendi beğenilerimi bir daha gözden geçirerek, sevdiğim şeylere daha fazla yönelmeyi, kendimi aşmayı, yarını düşünmeden hatta günümü gün ederek geçirmeyi istedim. Ama tabi ki, bir süre sonra dayanamayarak böylesi bir isteği ancak tatillerde gerçekleştireceğime karar verdim.
   Köprüler, saraylar, anıtlar, meydanlarla dolu Paris’i bir sayfada nasıl özetledin diyeceksin? Bu kısa zamanda tarihin izlerini de silmeden özellikle mimaride yaşatan, kültürel ve sanatsal anlamda böylesine zengin bir kenti ayrıntılara takılmadan ve belki de bazen özüne ihanet ederek kısaca turladım. Tabi bunda senin bana önceden verdiğin bilgilerin katkısı da fazla. Ama bir şey ilgimi fazlasıyla çekti Paris’te, o da aşağıdaki paragrafta.
    Hani şu günün her saatinde  insanları toplayan,  buluşturan, çoğu zaman tarihin yazıldığı mekanlar olan, açıklığı, düzlüğü ve genişliğiyle birçok kişiyi ferahlatan meydanlar var ya, ne kadar çokmuş Paris’te!  Dauphiné, Bastille, Vosges, Vendôme, Charles de Gaulle ve Sen ırmağının kıyısında, Paris’in iki önemli ekseninin kesiştiği Concorde Meydanı… Paris, ismini saymadığım daha birçok meydanı barındırıyor içinde. Yani tek bir meydan yok Paris’lileri buluşturan. Meydan demek iletişim demek. İletişim demek, kişilerin, toplulukların yani toplumun kendi içinde düşüncelerinin, duygularının, inançlarının alışverişi demek. Ve meydanlarda bu alışveriş daha bir hareketli oluyor. Jean, işte ben bu yüzden Paris’in meydanlarına vuruldum.                                                                                                                                                                                            14 Temmuz / Esengül





KA“ŞARKI” BU“DANS” Kİ”BECERİ”

22 07 2007

Merhaba Zhu,
    Tokyo’ya ayak basar basmaz ailen beni Narita havaalanında karşıladı. Bana o kadar samimi davrandılar ki, sanki uzun yıllardır tanıyordum aileni. Ve hemen düşünmeden edemedim, konukseverlik konusunda ne kadar da benziyor birbirine Japon ve Türk halkı. Ailen daha çok kent merkezindeki dairelerinde kalmalarına rağmen, geleneksel iki katlı ahşap evinize gittik ilk gecemde. Hiç yanılmadılar, gerçekten çok hoşuma gitti burada kalmak. Bana hemen ulusal giysiniz olan kimono hediye ettiler. Uzun kollu, uzun etekli, düğmesiz kimonomu hemen giydim. Çok yakıştığını söylediler.
    Ertesi gün, babanı işyerinin olduğu Marunouçi’ye, anneni de çalıştığı üniversitenin yer aldığı Kanda’ya bıraktıktan sonra abin  ile birlikte Ueno parkındaki Tokyo Ulusal Müzesi’ne gittik. Müzedeki yapıtlar beni çok etkiledi çünkü; Japon kültürünün yanı sıra birçok Asya ülkesinin yapıtları da sergileniyor. Ueno parkı ne kadar çok müzeyi içinde barındırıyor… Ulusal Bilim Müzesi, Batı Sanatı Ulusal Müzesi ve tabi veteriner olan beni ayrıca etkileyen Hayvanat bahçesi…
    Zhu, hatırlıyorum da sen Türkiye’de bir park gördün mü hemen içine girer, saatlerce çıkmak istemezdin. Temiz havayı içine çeker, dallarına bakıp yapraklarına dokunduğun ağaçlarla konuşurdun. Tokyo’daki parkları görünce bu sevginin nedenini anladım. Dünyanın en çok parkı Tokyo’da olmalı.
    Kentin merkezindeki geniş bahçelerle çevrili İmparatorluk Sarayı’nı görünce düşünmeden edemedim; birçok ulus ve ülkenin başında bulunan imparatorluğun yerini günümüzde neler aldı diye. Sence bu sorunun bir cevabı mı var, yoksa daha fazla mı Zhu?
    Öğleye doğru abinın resmi bir işi olduğundan İmparatorluk Sarayı’nın güneyindeki Kasumigaseki’ye gittik. Ardından öğle yemeğinde suşi yedik. Hani şu ara ülkemde de en çok bilinen Japon yemeği. Ben yemekten önce suşinin bir gösteri tarzındaki  yapılışını da izledim ve çok beğendim. Sirke katılan haşlanmış pirinç sebze, yumurta, çiğ deniz ürünleriyle süsleniyor. Abinin tavsiyesi üzerine ben çiğ deniz ürünleriyle yapılan suşiyi yanında zencefil kökü turşusuyla yedim ve çok beğendim.
    O akşam abinin arkadaşı Soho’nun Meici döneminden kalma taş evinde konakladık. Taş ev ve yapıldığı dönem ilgimi çektiğinden Meici’nin kim olduğunu sordum. Japonya’nın çağdaşlaşmasından önemli bir yere sahip Japon İmparatoru olan Meici aynı zamanda bir şairmiş. Abinin arkadaşı, Meici üzerine konuşmuşken yarın Tokyo’daki tapınakların en önemlisi olan Meici Tapınağı’nı gezin dedi. Biz de dediğini yaptık ve ertesi gün ulusal bir anıt olarak kabul edilen ve Japonya’nın başlıca ibadet merkezi olan Meici Tapınağı’na gittik. Tokyo’da bulunan tapınakların mimari yapıları birbirinden farklı. Özellikle Tokyo’nun kuzeyinde yer alanlar.
    Alışveriş yapmak üzere Gina semtine yöneldik. Ama etrafta gördüğüm her şeyi incelemekten bir şey almaya fırsat bulamadım. Ya da almak istediğim çok şey olduğundan ve hepsini birden de alamayacağımdan seçim yapamadım desem daha doğru olur. Abin seçim yapmama yardımcı oldu. Aldıklarımı görünce bakalım ne diyeceksin?
    Gelenek ve görenek, dil, teknoloji, felsefe, bilim, sanat yani hepsini kapsayan kültür ve Japon kültürünün merkezi Tokyo. Dışarıdan gelen bir kişi için çok etkileyici. Farklı bir şey var yine de Japonya’nın başkenti Tokyo’da. Bu öyle bir farklılık ki tüm Japonya’nın temsili olsa gerek. İnsanı ama en önemlisi insanının doğası farklı, çarpıcı. Ve bu farklılık mimariden, sanata, felsefeden bilime kültürün her alanına yansımış. Öyle bir yansıma ki, kendi insanı başta olmak üzere başka ülkelerden gelen kişilere sevgiyle saygının çağrısıyla görünen ama aynı zamanda yaşanan bir şölene dönüşmüş gibi.  Bu şölende yer aldığım için çok mutlu oldum Zhu. Bunu sen sağladın. Sana çok teşekkür ederim.
    Kuşaktan kuşağa geçen düşünceleriniz, alışkanlıklarınız, inançlarınız günümüzde de özellikle genç kuşaklar tarafından öyle güzel benimsenmiş ki…Bunda çağın gereklerini yerine getirmeniz, geçmişi çağdaş uygarlık düzeyine taşımanızdaki başarınızdan kaynaklanıyor olsa gerek.
    Ama Tokyo’da en çok hoşuma giden Geleneksel Kabuki tiyatronuz oldu. Yaşamın birçok alanını olduğu gibi yansıtan gerçekçiliği ve insanı ilk görüşte büyüleyen biçimciliğiyle, duyguların heyecanla seyirciye aktarıldığı Kabuki tiyatrosundan çıktığımda bile beynimin içinde gösteri devam ediyordu. Hele de abin Kabuki’nin bir kelime olarak içinde üç anlamı barındırdığını söyleyince daha da renklendim. Ka   “şarkı”,  bu   “dans”,  ki  de  “beceri”  anlamına geliyormuş. Kabuki, birçok tiyatrodan farklı olarak şarkıyı, dansı ve beceriyi seyirciyle buluşturuyor hatta seyirciyi de katıyor. Ama bir şey fark ettim ki, şarkı, dans ve beceri sadece Kabuki’yi anlatmıyor, Japon insanını anlatıyor. Çünkü hayatın her alanında hayatın nefes alışını yansıtan bir şarkı, dans ve beceri var olmakta. Bana göre Tokyo’nun gizi de burada saklanmakta. Şimdilik benden bu kadar Zhu. Görüşmek üzere.

Murat.








Follow

Get every new post delivered to your Inbox.